İdil Öztürk tarafından yazılmış tüm yazılar

İdil ben! :) 1974-75 civarı Adana'da doğdum. İlkokulu 3 ayrı şehirde okuyarak (Ankara-Van-Adana) başladım seyahate denilebilir :P Tarsus Amerikan Koleji ve İTÜ Mimarlık mezunuyum. Deliler gibi okuyup araştırarak gezmeye ise üniversite sonrasında başladım. Aradaki birkaç kısa uzaklaşmayı saymazsak, üniversiteden bu yana İstanbul'da yaşıyorum. Seyahat etmek ve yazmak dışında fotoğraf, dans, el becerisi gerektiren uğraşlar ve tasarımla ilgili her şey ilgi alanımda. Müzik baya baya ruhun gıdası, diye ara ara dalıp gidenlerdenim. Film seyredip üzerine düşünmeye de bayılırım.

Nisan’da Bodrum

Yazını zaten severdim, sonbahar & kış da test edildi, ilkbahar eksik kalmasın diyerek alıyorum 20.Nisan’a bir uçak bileti. Ve Bodrum günlüğüm kaldığım yerden devam… 😉

Gün 1 (20.Nisan.2017, Perşembe)
Gidiş için tercihim Ocak ayında test edip onayladığım Atlas Jet. 9:20 uçağı rötarsız havalanıyor. İnişte ücretsiz servisiyle Bodrum otogara varış 12’yi bulmuyor.
Bavul otele, İdil sokaklara! Özlemişim yine seni Bodrum! 🙂

Son iki seferki gelenek bozulmasın diyerek Cafe del Mar‘da kaleye karşı kahve ile başlıyorum yine Bodrum’a.
20nisan-cafedelmar-Bodrum-----gezidil

Dışarısı çok esiyor, “uçarsınız” diyorlar gülümseyerek ama güneş nefis görünüyor! “Uçarsam gelirim” diyerek yayılıyorum sahilde benim için çekiştirip düzenledikleri koltuğa 🙂
20nisan-cafedelmar-Bodrum---gezidil

Atıyorum kafayı geriye, bikini yerine polar ile güneşleniyorum, ne var, pehh :))
20nisan-

Hemen birilerine gıcık etme fotosu atmalıyım -ki bu da bir Bodrum başlangıç klasiğim 😛 Bu seferki kurbanım, aklında benim gibi Bodrum olan bir arkadaşım. “Çok kötüsün İdil yaa”yı duyup rahatlıyorum her seferki gibi 😀

Yağmur gösteriyordu birkaç saate telefon. Başlamadan Marina’ya yönleniyorum kahve sonrası, hoplaya zıplaya yürüyorum Yacht Club’a kadar.
Kepenklerden sadece tek tük inik olan var artık. Sokaklarda kalabalık bir insan topluluğu yok hala (hafta içi olmasının da etkisiyle) ama Ocak ayındaki gibi bir sessizlik de yok dükkanların çoğunun açık olmasından dolayı. İçerideki hareket sokağa yansıyor bir şekilde…
20nisan-bodrummerkez-----gezidil

Daha önce defalarca yürüdüğüm Marina’da bu kocaman kuşu ilk kez farketmeme şaşırıyorum önce. Sonra düşünüyorum, aslında aynı yerlerde, aynı çevrelerde her gün yeni ne çok şey farkediyoruz… Telefon olarak kullanacağa benzemiyorum, farkındalığıma fark attırsın diye gözüme girdi kuş, belli :))
20nisan--telefon-Bodrum---gezidil

İlk öğle yemeği için seçimim, Yacht Club’ın karşısındaki Sünger Pizza. Çok aç hissetmiyorum ve oley, küçük boy pizzası da varmış. Sebzeli mantarlı bir seçim ve maden suyu ile pek sağlıklı bir başlangıç yapıyorum Bodrum’a 😀
20nisan-SungerPizza-Bodrum---gezidil
Evet, dedikleri kadar lezzetli imiş pizza burada. Tuzu belki biraz az mı acaba, diye emin olamıyorum bir ara ama sonra hemen geçiyor; kulp arıyor olabilirim 😛
Dipnot: Adı “pizza”lı mekanın ama her çeşit yemek var menüde.

Hava 20 derece. Güneş altında tişört ile durası geliyor insanın ama bugün acayip bir rüzgar var, üzerimdeki polar sweatshirt hiiç fazla gelmiyor.

Yemek sonrası geriye doğru yürüyorum. Kaleye yakın Starbucks‘ın önünden geçerken kafamı şöyle bir uzatıyorum içeri, cam önündeki masayı boş bulunca hemen alıyorum kahvemi & cookiemi, oturuyorum. Telefonum şarjlanırken, ben de birkaç telefon görüşmesi, mesajlaşma, vs yapıyorum. O sırada “camlar neden ıslak, yağmur bugün yağdı mı ki?”….
20nisan-bodrum-starbucks---gezidil
diye bakarken anlıyorum ki 10 metre öteden rüzgarla gelen dalga suyu bu 🙂

Starbucks sonrası otele geçiyorum mini mini atıştırmaya başlayan yağmur eşliğinde. Bu kez Akkan Beach Hotel‘de kalıyorum. Kasım ve Ocak’ta kaldığım Gözen Butik Hotel’deki romantik manzaralı odam dolu imiş ama zaten de denize gireceğim için burası daha süper seçim oldu Nisan’da, diyorum. (Dediğimle kalıp, bikiniyi giyilmeden İstanbul’a geri götürüyorum konusuna sonra değineceğim 😛 )
Arada otel soran arkadaşlarım oluyor o yüzden burada da biraz detay vereyim. Halikarnas’ın biraz ilerisinde, önünde mis deniz olan bir otel Akkan Beach Hotel. Banyoları yenilenmiş, yataklar vs tertemiz, ama kokoş 5 yıldızlı otel kategorisinde değerlendirmeyelim lütfen. Ben ev gibi görüyorum:) Sahipleri ve tüm çalışanlar toptan tatlı.
Odada çok az dinlenip, denize nazır restoran kısmına geçiyorum. Daha önceki iki kalışım yaz açılışı ve kapanışı şeklinde olduğu için bilgisayarımla takılma durumum olmamıştı. Ayayayyyyyyy, ne kadar keyifli imiş burada çalışmak! 🙂
20nisan-AkkanBeachHotel-Bodrum---gezidil

Sezona hazırlık kapsamında kaldırımlar yapılıyor olduğundan otelin önü bu kez biraz inşaat-toz-toprak. Aşağıdakiler de kum yığınlarının gece bekçileri  😉
20nisan-Bodrum-kaldirimtamir---gezidil

Bu akşam yemek Defne ile. (Defne kimdi hatırlamak isteyen lütfen Kasım’da Bodrum yazıma gidiversin şuradan). Kasım ayında beraber gittiğimiz Ox Burger‘e gidiyoruz yine 🙂
20nisan-defneileoxburger---gezidil

Birer kadeh şarap eşliğinde burger & salata; ikisi de harika.
20nisan--ox-burger---gezidil

Dönüşte otelde 5 dakika Mert’le ayaküstü sohbet sonrası odama geçiyorum. Evet, bu otelin bir diğer müdavimi de her Bodrum yazımda illa adı geçen arkadaşım Mert 🙂 O yazın yarı Bodrum’da yaşadığı için biraz ev gibi de kullanıyor oteli denebilir sanki 🙂

Bu seferki Bodrum hikayemin ilk üç gecesine Adana’dan annem eşlik edecek, onu bekliyorum. Adana’dan bu mevsimde tek direk uçuş var Bodrum’a; 22:30 kalkışlı Pegasus. Ve fakat o tek uçuş da o saatte gerçekleşemiyor ve bir saati geçkin rötarla inebiliyor anneciğim Bodrum’a. Bu arada uçak saati yaklaştıkça, rüzgar umarım azalır şeklinde duadayım -uçak fobisi tavanlarda gezinen annem aşırı bir türbülansa denk gelmeden inebilsin diye. Yine de gündüzden ön bir bilgi geçiyorum – bugün hava rüzgarlı diye biraz hoplaya zıplaya indik yine, burada bu çok normal, sen hiç sallama sallantıyı, diyorum. Sabah kendime göre bir parça erken kalkmış olup, gündüz de rüzgarı kale almayıp fink fink oradan oraya zıplamış bulununca, benim gözler kapandı kapanacak modda bekliyorum anneyi. Galiba 1:45 gibi gelebiliyor otele. Benim nakavt olup gözleri kapatmam da maksimum 5 dakika sonrasındadır 🙂

Gün 2 (21.Nisan.2017, Cuma)
Saat 9’a doğru açılıyor gözlerim. Çok nefis uyanmıyorum nedense. Ama kahvaltı nefis yine!
22nisan-Bodrum-akkanbeachhotel---gezidil
Bu muadil fiyat kategorisindeki oteller bazında kıyaslayınca süper kahvaltı. Haşlanmış yumurta, domates, salatalık, 5-6 çeşit peynir (ki hepsi lezzetli), 3-5 çeşit zeytin, reçel çeşitleri, Nutella, tereyağ, taze meyve, kuru meyve, cookie. Mis. Hoş gerçi 5 yıldızlı otelde kaldığımda da kahvaltıda daha farklı bir şey yemiyorum genelde zaten – omlet hariç.
Kahvaltı sonrası oda değiştiriyoruz. Annemin bu ara merdiven çıkmaması gerekiyormuş diye ikinci kattan bahçe katına iniyoruz (ki bu benim taşlar için ilerleyen zamanda çok süper olacak, zira az katlı olunca bu otelde asansör yok). Otelden çıkışımız 11’i buluyor…
Sola yönlenip Paşatarlası’na kadar kısa yürüyüp dönüyoruz önce. Poşete üç beş çakıl atarak çakıl-tarama olayına da start veriyorum ufaktan 🙂 Marina’ya uzanıyoruz sonra…

Henüz hafta sonu değil ama sokaklar Ocak ayındaki gibi boş değil hiç, az önce de yazdığım gibi. Marina tarafındaki parkın yanından geçerken annem “yani sonuçta her bankta bir oturan var” deyince dikkat ediyorum, “bank başına bir insan” şeklinde bir düzen söz konusu :))
21nisan--13-40--BodrumMarina---gezidil

Önünden geçerken her seferinde dikkatimi çekip henüz oturmamış olduğum TadıDamak‘da kahve-tatlı molası veriyoruz.
21nisan-tadidamak--Bodrum---gezidil
Yan cafe Arpa ile birbirlerine geçiş var içeriden. Birinden alıp, diğerinin önüne de oturabiliyorsunuz hatta bizim yaptığımız gibi. Kardeş yan tarafın da ortağı imiş, bütünlük oradan geliyor.
Bir tatlı canavarı olarak gözüm vitrindeki tüm tatlılarda tek tek kalıyor ama fit-olalım-fit-kalalım-lütfen-saçmalamayalım konu başlığı altında, ortaya bir dilim tiramisu ile tatlı tatlı yapıyoruz keyfimizi 🙂
21nisan-tadidamak-Bodrum---gezidil

Anne normalde benden enerjiktir maşallah ama seyahate denk gelen bir ağrı durumundan dolayı çok aşırı zorlamaması gerekiyor vücudunu o yüzden cafe-restaurant-park molalarıyla renklendirerek kısa tutuyoruz yürüyüşleri.
Marinadaki spor aletlerinin kenarındaki bankta veriyoruz molalarımızın birini. Renk olsun diye bir iki takılayım istiyorum aletlerde; annem hareketlerin belki iyi geleceğini düşünerek “göster bakiiiim, nasıl yapıyoruz?” diyor 😀
Soldaki benim 70+ dinamik anneciğim, sağdaki de bacak hareketleri yaparken sohbet ettiğim üç şekerlemeden biri- Bodrum’da okuyan, okul dışı aktivite olarak da modern dans yapan bir 10+ 🙂
21nisan-Bodrummarina-aletlerrr---gezidil

Öğle yemeği için çok sevdiğim Churchill‘e oturuyoruz (Mekanla ilgili daha fazla fotoğraf ve bilgi için Ocak’ta Bodrum yazıma buyrun şuradan lütfen).
Bugün haşin rüzgar yok ve güneş altında oturunca sweatshirtler çıkarılıyor anında!
21nisan-churchill-Bodrum---gezidil
Yemeklerimiz gelene kadar biraz D vitamini alıyoruz annemin bakış açısıyla 🙂

Akşam La Pasion‘da tapas & sangria olayına giriliyor nihayet bu kez.
21nisan--lapasion--Bodrum---gezidil

Anne için tuzsuz seçeneklere öncelik veriyoruz. Normal tuz kategorisinden de yengeç etli közlenmiş biber dolması deniyorum ben. Masaya teker teker gelip anında çatala davrandığımız için fotoğrafları biraz atlamışım ama genel olarak yine her şey çok özenli.
21nisan--lapasion-tapas-Bodrum---gezidil

Finali çayla yapmak geliyor içimizden 🙂
21nisan--lapasion-Bodrum---gezidil

Yemek sonrası Arka’ya, Mert’lerin yanına uğruyoruz. Kısa da olsa artık tanışalım istiyor Mert Bodrum’da yaşayan arkadaşları Duygu & Adir ile. Ay evet harbi çok tatlı bir çiftmiş yahu, diyor içim ayrılırken… 🙂

Gün 3 (22.Nisan.2017, Cumartesi)
Kahvaltı sonrası 10:30 dolmuşuyla istikamet Yalıçiftlik. Yarım saat sonra çakıl cennetimdeyiz :))
22nisan-Yaliciftlik-pebblesss-gezidil

Yeterince taş seçtiğimize kanaat getirince, taşların üzerinde keyif için yayılıyorum biraz -hazır bu kez tek değilken, Ocak ayındaki gibi tırsma halim yok iken :))
22nisan-Yaliciftlik---gezidil

Dönüşte Bodrum’lu bir kaptan bırakıyor bizi merkeze. Yerli halkı her sohbette daha da çok seviyor olabilirim… 🙂
Taşlar çek-çek bavulda nasıl olsa diye otele uğramadan Leman‘da sahlep molası veriyoruz. Keyif beklemez! 😀
22nisan-Leman-Bodrum---gezidil
Evet, sahlep bu arada. Saat ilerledikçe, hava kendini kış sanmaya başlayınca malum canımız sahlep çekiyor 🙂

Otele taşları bıraktıktan sonra öğle yemeği için Arka‘ya yöneliyoruz. Anneme sevdiğim yerleri gösteriyorum tek tek 🙂 Dün akşam Mert’lerin yanına kısa uğramıştık ama o sayılmaz; pizza-şarap keyfi yapacağız bugün.
IMG_2317
Soğuk bir Nisan haftası deyip geçmeyeyim, bir önceki akşam rezervasyonsuz yer olmayan bir tatlı İtalyan burası 🙂 Pizza & şarap ikilisinden sıkılması namümkün görünen bir model olarak bendenizin de taşınınca belli ki uğrak yeri olacak İtalyan.

Daha önceki yazılarımda da adı geçiyordu ama lokasyon belirtmediysem: Kule Bar’ın arasından uzatın kafayı; önce adını, hemen arkasında da bahçesini göreceksiniz.
22nisan-Bodrum-ARKA-bahce---gezidil

Çıkışta arka sokaklarda dolanırken gözüme çarpan tabelayı, üşümemizin mantıklı açıklaması olarak aşağıya iliştiriyorum:
22nisan-Bodrum-derece---gezidil
22.Nisan’da 13 derece ne yahuuu?  Bikini getirdim ben yanımda, alooooo 😀

Yağmur da var arada ama gezmeyi engelleyen cinsten hiç değil.
22nisan-Bodrum-yagmur---gezidil

Dün ikimizin de dikkatini çeken ve fakat tüm gün kapalı olan bir dükkan vardı, bugün açık bulunca dalıyoruz hemen içeri; Galeri Arkun.
22nisan-galeriarkun-Bodrum---gezidil
Sahibi bey “evet, dün açamadım, annem biraz rahatsızdı” diyor önce. Hemen arkasından ekliyor “ya aslında rahatsızdan çok, yalnız hissetmiş ve beni yanında istemiş aslına bakarsanız” diyor gülümseyerek 🙂 O kadar tatlı ve dürüst bir şekilde söylüyor ki, ikimizin birden içi kaynıyor. Bir sonraki gün de sabah erken açmayacakmış, onu söylüyor sohbetin ilerleyen dakikalarında, iki torununu 23 Nisan kutlamalarına götürmek görevi varmış. Ya yerim ben bu amcayı yaaa, oluyor içim, kibarca gülümsüyorum o kısmı kendime saklayıp 😛
Mağazadaki ürünlere, sahibini tanımadan önce bayılmıştık dün cama Garfield gibi yapışıp içeri baktığımızda, amcayla sohbet ilerledikçe ürünler daha da bir güzelleşiyor sanki! 🙂
22nisan-artun-bodrum---gezidil
Annem, bu tatlı sohbeti ve enerjiyi hatırlatmak üzere bir şey alıyor ve her geldiğimizde mutlaka uğramak üzere vedalaşıyoruz.

Akşam yemeği otelde yiyoruz. Biraz yorgun düşmüşüz… 🙂

Gün 4 (23.Nisan.2017, Pazar)
Sabahtan başlıyoruz biz otelde bayram coşkusuna. Günaydın Bodrum!
23nisan-Bodrum-AkkanBeachHotelde---gezidil

Kahvaltı sonrası anneyle otogara yürüyoruz beğendiğimiz mağazalara girip çıkarak.
11:15 dolmuşu ile istikamet Gümüşlük bugün 😉
23nisan-GumuslukDolmusu---gezidil

35-40 dakika sonra Gümüşlük köy merkezindeyiz. “Yürümek isteyen bayanlar, geldik” diyor şoför. O biz oluyoruz 🙂 Daha önceki Gümüşlük’e gelişlerim araba ile Limon’a veya akşam direk sahildeki balıkçılara şeklinde olup aslında yön mevhumum yok. Bu kez idrak ederek gezelim bahar bahar, diyoruz. Sahilde değil de köy meydanında inişimiz ondan. Annemin de ilk seferi Gümüşlük’de. Sağımıza solumuza bakına bakına yürüyoruz sahile giden ana yolda. İçimiz açıla açıla 🙂
23nisan-Gumusluk-----gezidil

20-25 dakika sonra araç yolunun bitip tezgahların başladığı yerdeyiz. Tezgahlardan sadece 1-2 tanesi açık.
23nisan-Gumusluk-tezgahlar---gezidil

O bir-iki taneyi tarayarak sahile atıyoruz kendimizi. Biraz sola yürüyoruz önce.
IMG_2425k
Club Gümüşlük‘ü gündüz de görmüş oluyorum; evet, gündüz de tatlı imiş 🙂

Kahvelerimizi belediye çay bahçesinde içiyoruz.
23nisan-Gumusluk-kahve-------gezidil

Güneş tatlı ama hava serinnnn…
23nisan-gumusluk-kahve---gezidil

Kahve sonrası biraz da diğer yöne doğru yürüyoruz. “Gayfaltı” için bir yer görüyoruz ama başka güne artık 😀
23nisan-gumusluk---------gezidil

Pazarlama olacaksa sempatiğinden olsun 😛
23nisan-gumusluk-----k--gezidil

Melengeç & Mimoza‘ya kadar gidip dönüyoruz. İkisini gösterip “aa en güzel burayı süslemişler” diyor annem. Merak etme annecik, alınıyor yemekte o süslerin parası 😛 , diyorum. Oraları daha romantik bir akşamımıza bırakıp devam ediyoruz.
23nisan-Gumusluk-Melengec---gezidil

Kahvaltı keyfini biraz abartmışız, hala aç değiliz ama balık yemeden dönmek olmaz, diyerek Aquarium‘a oturuyoruz 🙂
23nisan-Gumusluk-Aquariumrest---gezidil
Levrek marin güzel. Cibez ve deniz börülcesi de. Zaten ben bu tip otları her daim seviyorum galiba. Ege kanlı Adana’lıyım sanırsam 🙂 Kalamar tava muhteşem. Barbun da güzel. Ama en süperi bize servis yapan Mahmut! Dinamik & güler yüzlü genç Mahmut. Bir köyü soruyoruz, emin olamayınca “bilmiyorum” deyip geçmek yerine “bir dakika” işareti yapıyor, koşup sorup geliyor cevapla 🙂

Yemek sonrası anneme Limon‘u göstermek arzusundayım. Sahile yaklaşık 10-15 dakika yürüme mesafesinde olduğunu anlıyorum Foursquare ve haritalar sayesinde (viva akıllı telefonlar 😀 ).
Kaldırım olmaması biraz kıl ama pek sallamıyoruz; yürürken manzaramız nefis.
23nisan-gumusluk-limonyolu---gezidil

Ve Limon 🙂
23nisan-gumusluk-limon---gezidil
Buraya bir kez gelip de bayılmayan var mıdır acaba? 🙂 Annem de Limon Severler kervanına katılıyor ilk seferiyle.

Limon’da limonlu parfe yiyoruz manzaraya karşı kahvelerimizi yudumlarken 🙂
23nisan-Limon-parfe---gezidil

Bahçede biraz dolanmadan, her seferinde gülümseten küçük tatlı detaylarıyla kocaman kocaman gülümsemeden çıkmıyoruz tabi ki!.. 🙂
limon-gumusluk-detaylar---gezidil

Favori çiçeği papatya olan tek ben değilimdir, biliyorum! ❤ 🙂
23nisan-papatyalar-limon-gumusluk---gezidil

Bu aşağıdaki Mayıs 2016’da çektiğim bir fotoğraf. Limon konusuna değinmişken, buradaki nefis gün batımını anlatmak için araya iliştiriveriyorum 😉
Gumusluk-Limon--gunbatimi---photo-by-gezidil

Bodrum merkeze dönüp dolaşmaya devam…
23nisan-Bodrum---gezidil

Dün de hafta sonu idi ama hava süper değil diye ortalık bu kadar cıvıl cıvıl değildi. Bugün 23 Nisan kutlamalarına destek veriyor güneş, sokaklar cıvıl cıvıl 🙂
23nisan-1800-Bodrum---gezidil

En büyük hareket tabi ki çocuklarda 😉
23nisan-Bodrumsahil---gezidil

Gün batımı her mevsim nefes kesici Bodrum’da…
23nisan-gunbatimi--Bodrum---gezidil

Bu gece anne dönüyor.
Onu otogara bıraktıktan sonra yaza-ince-girelim konu başlıklı hafif yeme olayına daha huzurlu bir geçiş yapayım diye waffle’cıda alıyorum soluğu 😛 Akşamüstü yürürken gözüme kestirmiştim zaten.
Dondurma da koy tabi içine, çocuuuum, koy koy.
24nisan-Bodrum-waffleeeee---gezidil

Gün 5 (24.Nisan.2017, Pazartesi)
Bugün kendimle kaldığıma göre, klasik Bodrum kış rutinime dönebilirim. Keyifli bir kahvaltı sonrası spor namına hızlı tempo yürüyüş; yaz olimpiyatları başlasın! 😀
Marina’ya kadar Mert de eşlik ediyor. Onu orada Kahve Dünyası’na bırakıp ben bir enerji ile askeriyenin yanından çıkan (daha önce hiç bulaşmadığım) yokuşa yöneliyorum.
24nisan-Bodrum-eskicesme---gezidil

Ekol Marina Evleri’nin önünden bir sokağa giriyorum…
24nisan-Bodrum-eskicesme2---gezidil
“Buralarda da oturulabilir aslında ya, yokuşu büyütmüşüm gözümde” diye ilerlerken bir bakıyorum çıkmaz sokakmış girdiğim, geri dönüp aşağı doğru inen yandaki sokağa yönelmişken arkamdan bir ses: “Hav!!!”
Can havliyle bir köpek bana doğru koşuyor; ooooh yeaaaah.
Hemen arkasından bir kadın sesi geliyor neyse ki; “hayır!”. Sahibi hayır, ben hayır, köpek hav, sahibi hayır, ben hayır, köpek hav derken köpekle konuşmaya çalışıyorum “bak tamam ben şu an yabancıyım ama bak sonra belki mahalleli oluruz, bi sakin”. Neyse, sahibiyle beraber başladığımız mücadele sonunda, oh bari burada “hayır” kazanıyor :))

Tam rahat nefesi, hareketli Caferpaşa Caddesi‘ne indiğimde alıyorum. Bodrum’a taşınanların bloglarında adı geçen bu caddede neler varmış diye tekrar bir göz atıyorum: antikacı, veteriner kliniği, davet organizasyon şirketi, Şok market, yachting & turizm şirketleri, kuaför, bilumum otel, kahvaltıcı hisli yayılmalık cafeler, avukat ofisi.
Bodrum-Caferpasacaddesi---gezidil
Tamam, yeter şimdilik bu kadar göz taraması, dediğim noktada yine bir ara sokağa dalıp 11’i geçerek Memedof’un yanından çıkıyorum sahile…

Marinadaki spor aletlerinde Mert ekleniyor. 3-5 hareket ben, 1-2 hareket de o yaptıktan sonra otele doğru geri yürüyüşe geçiyoruz.
24nisan-Bodrummarina---gezidil
Karşımdaki velet tişört ile dururken benim üzerimde konuşlanmış kışlık yeleği açıklamayacağım, hayır 😀

Akşamki uçak için bavulları toplayıp hop tekrar sokaklara atıyorum kendimi. Bilgisayarım da yanımda, kafada yemek/kahve keyfi eşliğinde birkaç iş halletmek var.
Güneş vahşi tatlı, daha 5.dakikada anlıyorum ki bigisayar süs olarak duracak yanımda.
Şak şuk fotoğraflar çekerek yürüyorum biraz, sonrasında Starbucks’ın terasına atıyorum kendimi, güneşe nazır sandviç kahve ikilisi sonrası içimdeki ses uyarıyor: “soyun bebek!” :)) Atlet bluzla Starbucks sandalyesine nasıl yayılınıp güneşlenilir örneği için huzurlarınızdayım tamtarataaaaam 😀
WSHL8917
4 günde 4 mevsimi yaşattı yine Bodrum 😀

Otele dönüp bavulları alıyorum, 16:30 Havaş’ı ile havalanına doğru giderken farkediyorum ki “mutluyum” burada… 🙂

Dönüş yine Ocak ayındaki  rutini bozmayarak THY. Bodrum’da Nisan’ın son kahvesini içtikten sonra hee-yoo THY de rötarsız havada.

Uçakta yanımdaki bey yerine geçerken kafayı çarpıyor yukarıya. “Kapalı tutmalı bunları” diye hafif söyleniyor galiba o sırada, tam da duyamıyorum 🙂 Ama kapalıydı hihi, diye mırıldanıyorum hafiften gülümseyerek. Bodrum dönüşü içimdeki neşeli zıpır çıkmış durumda, dürtüyorum kendimi cümlenin yarısında: bir mukayyet ol kendine, sus kızım, ya huysuz bir amcaya çattıysan 😛
Neyse, çok bulaşmayayım madem, diyorum, kitabımı çıkarıp koyuyorum kucağıma. Bakıyorum amca da ipad çıkarıyor. Kıpırdanırken gözüm kayıyor hafiften, İngilizce bir şeyler okuyor. Yandakinin gazetesini okumaya bayılırım aslında, oh ne güzel el kol yorulmadan nasıl tatlı bir şeydir o. Ama yanımdaki yabancı olunca güç bela da olsa tutuyorum kendimi 😛 , mahremiyet denen bir şey var di mi İdil, aaa. “Okuyan insan” diye bir yakınlık beliriyor ama hemen içimde.
Az sonra hostes menüyü getiriyor önden. İkimiz de bakıyoruz. En tepede “tirit kebabı” yazıyor. O ne beee? oluyorum içimden. Amca da oluyor ki bir enerji dürtüp ikimiz birbirimize bakıyoruz ve “hiç duymadım bunu”, “ben de valla” şeklinde diyalog başlıyor. Ben sırıtarak  “ayyy soriiim mi google’a? kesin bilir” diyorum. İçimdeki zıpır çıktı yine dışarı hihi. Telefon da kapalı. “Sor sor, yetişir bence, ben de böyleyim, merak ederim” diyor. Şip şak bakıyorum, resimler, bilgiler vs sonrası iki meraklı olarak bir “oh” deyip yaslanıyoruz arkaya. Başta huysuz mu acaba diye şüphelendiğim komşum meğer dünya tatlısı ve konuşkan, komik bir insan imiş 🙂 Espriler, fıkralar gırla gidiyor. Yüzünü bir yerden tanıyorum ama çıkarmaya da uğraşasım gelmiyor. Bulsam ne olacak, sokakta üç kere gördüğüm insan bile bazen tanıdık geliyor bana, diye geçiyorum.
Bodrum’da mı, İstanbul’da mı yaşıyorum soruyor. Şu an için İstanbul ama seneye Bodrum’a kaymak üzere ayarlanıyorum yavaş yavaş, diyorum. O da yılın 10 ayı Bodrum’da imiş. Sevilmez mi Bodrum, diyor, tertemiz havası. Sadece havası değil, diyorum, ben bütün enerjisini seviyorum galiba.
Uçak hikayeleri anlatıyor bana. Bir keresinde öndeki yolcu hostese “bana bir sok, karıma da bir sok” demiş. Hostes kıpkırmızı. “Ben Kosova’danım, adam “meyve suyu” istemek istiyor tabi ben biliyorum” diye gülerek anlatıyor.
Bu arada tanışıyoruz. Ben İdil, diyorum. Adımın anlamını soruyor, anlatıyorum, babam koymuş, diyorum. O da “ben de Ali” diyor. Onunkini kim koymuş, soruyorum, bilmiyor. Bu arada yüzüne tekrar bakıyorum tanışırken, gayet iyi tanıdığım bir yüz ama beyin bağlantıları kopuk, nereden kısmına ulaşılamıyor, geçiyorum ben de tekrar.
Zıpır birkaç uçak hikayesi daha anlatıp gülüyoruz. Uçak şirketi varmış eskiden, söylüyor ama çıkaramıyorum. Yaşın tutmaz tabi, diyor. 42 deyince biraz şaşırıyor, e bu şaşırma anını sevdiğim için yaşımı da söylemeyi çok severim ki ben 😛
Benim mesleği soruyor. Mimarım ama 2016’da kapattım şirketimi, taş boyuyorum şimdi, diyorum, çakıl taşı. Bir de duvar aksesuarları vs bir takım dekorasyon objeleri projem var, diye kısaca bahsediyorum.
Ne okuyorsun, diyor. Elimde “Suç ve Ceza”. Çook eskiden okumuştum, bakalım bu yaşımla, bu aklımla ne hissettirecek diye tekrar okumak istedim, diyorum. Dostoyevski’yi bilgi yarışmasında sormuşlardı ta radyo zamanı, diyor. Kim 500 milyar ister, milyoner olmak ister, vs tarzı bilgi yarışmalarının radyoda yapıldığı zamanlarda katılıp katılıp kazanırmış, onu anlatıyor. Valla kesin kazanmıştır, ben kısa uçak sohbetinde ne kadar dolu olabilir bir insan diye tüm hissi almış durumdayım 🙂 Sonra TV’de çıkmaya başladı yarışma, diyor. Kenan Işık’tan bahsediyoruz biraz. Bir gün demişler ki, ya bu yarışmaya ünlüler katılmıyor (soruları bilemeyip rezil olma korkusuyla), kim katılııır, kim katılııır.. Hah, demişler Sakıp Sabancı’ya soralım, bir de, demişler, Ali Şen katılır. Trink trink trink triiiiiiiiiNk 😀 cümle devam ediyor o sırada ama bendeki trink sesinden duyulmuyor; jeton düşüyor nihayet :))) O kadar kopyalı sohbet esnasında resmen çıkaramamış olmama hayret ediyorum koskoca Ali Şen’i. Evet, koskoca. Uzaktan da koskoca görünürdü ama sohbet edince benim için iyice koskocaman oldu. Nasıl dinç, enerjik, dolu, hoş sohbet & komik bir insan!.. Neyse, cümlesinin bitirmesini bekliyorum “ayyyyy, ben yüzünüzü tanıdım başta ama nereden diye jeton biraz geç düştü az önce” diyerek suratımı ekşitip gülümseyerek mırın kırın açıklama yapasım tutuyor. Neyse, buna çok aldırmıyor ve kakara kikiri sohbetimize devam ediyoruz. Bodrum’a tekrar gidişimde haberleşmek üzere vedalaşıyoruz inerken. 3 ay sonra “kim bu İdil yaaa” durumu olmasın diye “Tirit İdil” olarak kaydediliyorum telefona 😛
Ben bavul beklerken de “İdiiil” diye seslenip el sallıyor kocaman gülümsemesiyle. Ne güzel kapanıyor yine bir Bodrum seyahatim daha… 🙂

Bir dahaki sefere kadar… öperim Bodrum!.. ❤

 

 

Gölyazı & İznik

İstikamet: Gölyazı (dönerken ucundan İznik)
Gezi ekibi: İdil & Sedo & Selo (resmi kaynaklardaki isimleriyle İdil & Seda & Selahattin 😛 )

Şubat ayının yağmurlu bir sabahında sabah 8:45 kapıdayım. Vallahi de uyandım, günaydın Seloo 😀 Sabahın acil ihtiyacı için mini Starbucks molası & Sedo’yu evden alış sonrası 10:15 Osmangazi Köprüsü girişindeyiz.
img_8114
Köprü geçiş öncesi sol taraftaki alışveriş alanına dalıyoruz kısa ihtiyaç molası için. Starbucks, Özdilek, Migros, Kitchenette… Watsons, Penti falan da var ama kapalı.
10:30’da geçiş ücreti ile adından uzuuuun uzun söz ettiren köprüdeyiz. Girişte OGS ötüyor, henüz para çıkışı yok, bu bip sayım için. Sonrasında 65.65 TL (hayır, 66 değil) ödeme yapıyoruz. Nakit / kredi kartı geçişi ayrı.
Bu arada Elizabeth ile iletişime geçmeye çalışıyorum (Elizabeth benim iPhone maps aplikasyonumdaki yol gösteren abla 😛 ). Daha bugüne kadar hiç bir yolda beni şaşırtmamış olan Elizabeth, köprüyü dahil etmemiş haritasına, o yüzden birkaç farklı harita denemesi ile yolumuzu çiziyoruz. Bunlarla meşgulken hop 9 TL ödeme daha; otoyol ücreti.

Bekle bizi Gölyazııııııı 🙂
subat2017-golyaziyadogruyol-gezidil

Bursa’nın Nilüfer ilçesine bağlı, Uluabat Gölü kıyısında bir balıkçı köyü Gölyazı. Yol Bursa yolu olup haliyle akla da karyoka düşünce, yol üzerinde Kafkas’da mola! 😀
img_8156
Üniversitede en yakın arkadaş Bursa’lı olunca (bkz. Sedo 😀 ), sayesinde tanıştığım bir dünya harikası bu karyoka. Arada nasıl olduysa unutmuşum son senelerde ve yıllardan sonra ilk kez elime alıyorum, binbir türlü mMmMmmmm sesi eşliğinde eritiyorum ağzımda 😀

12:15 civarlarında pıtı pıtı yağmur eşliğinde Gölyazı okundan giriyoruz. Eski adıyla Apollonia.
img_8169

Köy merkezine gelmeden, yol üzerindeki bir sapaktan bir restoran oku görüp sapıyoruz  (öğle yemeği için önceden yer belirleme çalışmaları kapsamında 🙂 ). (Muhtemelen mevsimden dolayı) in cin top oynuyor olunca, birlikte takılan kedi ve köpeği biraz seyredip merkeze doğru yöneliyoruz yeniden. Yazın şeker olabilir burası…
img_8189

“Ağlayan Çınar” okunu takip ederek bölgeye girişimizi yapıyoruz.
İlk durağımız Aziz Panteleimon Kilisesi.
img_8220
Gölyazı’da günümüze ulaşabilen tek kilise imiş burası.
2000’li yıllarda restore edilmiş, bugün kültür evi olarak kullanılıyor.
img_8214

İçini şöyle bir dolaştıktan sonra dışında birkaç hatıra fotoğrafı çektirip yolumuza devam ediyoruz.
golyazi-azizpanteleimonkilisesi-gezidil

Sokak aralarından gölü seyrederek ilerliyoruz…
img_8223

Biz millet olarak mı pisiz, neden bir çok yerde bunu hissediyorum yurdumda?.. diye bir burukluk oluyor dolaşırken, en baştan bir itiraf edeyim…

Arabayı kahve, gözleme, vs alabileceğiniz standlar bulunan Gölyazı Yöresel Lezzetler Durağı‘nın karşı sırasında bırakıp yürüyerek devam ediyoruz gezmeye.
img_8226

Hedef, alttaki fotoğrafta karşıda görünen kısım 🙂
img_8230

Ana karaya ince bir köprü ile bağlı yarımada burası. Köy merkezi.
img_8237

Köprüyü geçer geçmez, tüm heybetiyle Ağlayan Çınar dikiliyor karşımıza.
aglayan-cinar-gezidil

743 yaşında!.. Zaman içerisinde gittikçe yan yatan ağacın gövdesinin bir bölümünden zamanla doğal kaynak suyunun yüzeye çıktığı bir oluk oluşmuş, o oluktan akan su da ağacın altında minik bir havuz oluşturmuş. “Ağlayan Çınar” ismi buradan geliyormuş. Şu an hali hazırda bir akma durumu yok gözümüze gözüken.
aglayancinar-gezidil

Altında, Mehmet Okatan’ın şiiri var.
img_8250

Turist değil miyim? Çıkıyorum üstüne, poz veriyorum 😛
img_8468

Biraz dolanıyoruz sokaklarda…
img_8253

img_8258

Öğle yemeği için durağımız: Faik Bey Konağı.
faikbeykonagi-golyazi-gezidil

1924’deki mübadele ile, Rum sahiplerinden ayrılarak, Selanik’in Kesriye Kasabası’ndan göç eden balıkçı Faik Bey ve terzi Naime Hanım’ın yeni evi olmuş burası öğretmen babaları İbrahim Bey ile.
img_8269
2014 yılında restore edilmiş.

Teras kısmı güzel havada eminim çok keyifli oluyordur.
img_8270
Terasın bir bölümünü camekanla kapatmışlar ve fakat o bölümde hiç yer olmadığından biz içeriye geçiyoruz, üst katta, hala kahvaltı etmekte olanların arasında, pencere kenarı bir masaya kuruluyoruz.

Bilgim dahilinde ilk kez göl balığı yiyorum. Tavada turna. Tatsız tuzsuz olma ihtimalini de kabullenerek ısmarlıyoruz ama gayet tadı yerinde. Kızartma olunca yemek sonunda o yağ yoğunluğu benim mideyi hafif zorlamış olsa da 🙂
img_8267

Yemek sonrası sıra sandal gezisinde! Ha geldi ha gelecek diye biraz bekliyoruz restoranın önünde.
img_8272

Fotoğraf çekmeyi olduğu kadar, poz vermeyi de sevdiğimden bahsetmiş miydim hiç? 😛
img_8286r

Hava rüzgarlı, sandallar minik, o sallantıda sırılsıklam oluruz diye Sedo yan çiziyor gibi başlarda, sonrasında bir ara Selo da geri adım atıyor gibi olurken bir de bakıyoruz, hop sandaldayız hep beraber! 😀
img_8295

Kıyıdan ayrılırken öyle bir sallanıyoruz ki, en hevesli ben bile bir an tereddüt ediyorum, “alabora olma ihtimalimiz var mı amca?! 😀 ” diye atlıyorum ortaya. itiraf.com: Pis maddiyatçı ben, o sırada suya düşmeyi değil de, ıslanacak telefonları düşünüyorum, “tüh keşke ıslanmaz kılıfımız olsaydı” diyerek 😛 :)))
Neyse sonra biraz sakinleşiyor sallantı ve içimdeki ürperti, tatlı kıpırtıya dönüyor. Sandalla geziyoruz diye mutlu oluyorum, evet 🙂
img_8309

Az sonra sallantı yine biraz artınca, turu kısa mı tutsak diyoruz. Amca çok kelime kullanmayı sevmiyor belli, yalnız göreve sadık ve net, “batık kente gidip döneceğiz” diyor. İlla gideceğiz o derinlere yani, peki :)))
img_8328r
Oraya da “check”imizi attıktan sonra 😀 kıyıya yaklaşıp ada etrafında dolanıyoruz.
Fazla yağışlardan sular yükseldiği için, ağaçların tepeleri görünüyor. Şu cep telefonu boynuma asılabilen bir şey olup her sallantıda elimden uçmaya yeltenmese, bir ton daha fazla fotoğraf çekecek olduğum kesin, görüntüler müthiş!..
16425878_10154606472404219_4970724953061381219_n

Ve dönüş için yola koyuluyoruz…

Gemlik’te zeytin ve zeytin yağı molası için tercihimiz Sedo’nun yönlendirmesiyle Solive.
img_8383

Çeşit çeşit zeytinler arasında dolanıyoruz.
img_8375r

Ve alışveriş öncesi mutlu an! 😀 Yemek sonrası yağdan bulanan midemi sakinleştirmek için, düzgün kahveli bir yer bulup kahve içelim n’olur yolda, deyip duran bendenize, mağazada kahve makinesi sürprizi :)) Toz nescafe falan da değil, mis mis kahve, oh, kendime geliyorum! 😀
img_8382
Şimdi huzur içinde alabilirim zeytinyağımı 😀

Yolun devamında, jet hızında bir kararla İznik tabelası görünce direksiyonu oraya kıvırıyoruz İstanbul’a düz devam etmek yerine. Ucundan azıcık da olsa İznik’i de görmek istiyoruz hazır yakınında iken.
Önce zeytin ağaçları arasından, sonrasında solda İznik Gölü‘nü seyrederek ilerliyoruz romantik romantik. Sevdik biz bu yolu galiba! 🙂
img_8391

Ve göl kıyısında kısa fotoğraf molası 😀
16508386_1284205711617850_678789570409058119_n

Selo bizi sessiz tutmaya çalışıp huzur videosu çekmeye çalışırken, biz de biraz taşlara bakınıyoruz Sedo ile Stonzie için 🙂
img_8419

Ve yola devam…
img_8424

Hava kararmadan İznik’teyiz, oley.
Ayasofya Camii‘ni görünce merkezde olduğumuzu anlayıp, arabayı yakın bir ara sokağa park ediyoruz.

img_8426

Çok az vaktimiz var hava kararmadan, o yüzden hemen kendimizi ana caddelerinden biri olan Kılıçaslan Caddesi‘ne atıyoruz.
img_8429

Tatlı aldığımız bir tatlıcıya çiniler için adres soruyoruz ve kapanmadan Nilüfer Hatun Çini Çarşısı‘na yetişiyoruz 🙂
niluferhatuncinicarsisi-gezidil

Avlu içerisinde sıra sıra dükkanlarda hepsi el işi çiniler…
img_8435

18 numarayı atlamayın! 🙂 “Hakikaten ince bir zevk, hassas bir el bunları yapan” dedirtiyor ürünlere bakarken…
img_8439

Cadde üzerinde de çini satan yerler var, dönüşte de onlardan bir iki tanesine giriyoruz.

Başlangıç noktamıza döndüğümüzde, Ayasofya Camii’nin içine bir göz atmak istiyorum ama karanlık. Çekiyorum yine de bir iki fotoğraf…
img_8441
İçeriyi gezemeyince dışındaki yazının önünde dikilip onu okuyorum.
İznik’in yerleşim yeri olarak kullanılmaya başlandığı zamanlarda ibadet mekanı olarak inşa edildiği tahmin edilen yapı kalıntıları üzerine IV.yüzyılda kilise yapılmış. 1331 yılında İznik’in Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethi ile, Orhan Gazi tarafından camiye çevrilmiş. Zaman içerisinde çeşitli mimari değişiklikler geçiren cami, 1920 yılında Yunanlılar tarafından yakılıp harap edilmiş. 2007 yılında yapılan tadilat çalışmaları ile, üstü çatıyla kapatılarak, yıkık vaziyetteki minaresi tamir edilmiş. Kasım 2011’de tekrar ibadete açılmış.

Dünyaca ünlü çinilerin merkezi İznik’den beklentim fazla idi galiba ki “kuru” geliyor bana. Belki vakit yok diye tam gezemedik diye falan değil. İlk hissi vardır her yerin, turist olarak gittiğinizdeki ilk his; o histe bir kuruluk var işte. Daha canlı, daha renkli bir enerjide olabilirmiş diyor içimdeki bir şey. Çinilere gönderme yapıyor belki, bilmem… 🙂

Kararmaya başlamış hava ile beraber dönüşe geçiyoruz.
(Dipnot: Dönüşte de ödenecek o melodik 65.65’den, evet.)

Sabah geliş yolunda eşlik eden Bocelli’nin yerini Tarkan alıyor İstanbul’a yaklaşırken akşam ve her şarkıya ciyak ciyak eşlik eden biz 😀
singing

Süper düper bir enerjiyle kapanıyor gün……….. ♥ 🙂

Ocak’ta Bodrum :)

Ocak’ta Bodrum çok pis, dediler. Yağmur, çamur, fırtına… Hah, dedim, süper! 😀 Fırsat bu fırsat, tastamam tanışalım işte. Güneşlenmek değil ki amacım bu kez; her mevsimini görüp daha yakından tanımak niyetindeyken, şimdi gelmeyip de ne zaman geleceğim? Yazını, güzünü gözleri-kalpcikli-emoji koyarak tanımlayan bende kredisi var bir kere, yağmur gözümü korkutacaksa az daha büyük adımımı atmadan korkutsun…
Şakır şakır bir yağmur eşliğinde de indi uçak nitekim. Gerisi yine gün gün, detay detay aşağıda…

Gün 1 (12.Ocak.2017, Perşembe)

Burada yaşayan bloggerların bir kısmının favorisi olan Atlas Jet’i deniyorum bu kez giderken. 11:00 uçağı için hiç rötarsız uçaktayız, haydi bakalım! Alan trafiğinden dolayı az bir şey beklemiş olabiliriz (telefonu kapattığımdan farkına varmıyorum) ama öyle off poff dedirtecek bir bekleyiş değil. Sempatik pilot da hava şartları dolayısıyla yaşanabilecek türbülans konusunda pek bir rahat hissettirince Kasım ayındaki inişte yaşanan “amaney ölüyoruz galiba” travmamı sakince atlatıyorum 🙂 Uçak durmadan bir de anons yapılıyor; otogara, Bitez’e, Turgutreis’e ve Bodrum’un çeşitli başka yerlerine ücretsiz servis varmış. Bu Atlas Jet’i sık kullanılanlara ekleyeceğim galiba hmhmhmmm.

Şanslı böcük ben; otogara girdiğimiz sıralar yağmur durmaya yüz tutuyor, 8-10 dakika yürüme mesafesindeki otelime vardığımda tamamen duruyor.

Yerler ıslakmış, pehh, yine tatlı tatlı kalbimi attırıyor işte Bodrum 🙂 Evet, her şehrin bir enerjisi var!……
img_6567

Otel yine Kasım’daki göz ağrım Gözen Butik Hotel. Yeri ilkbahar, sonbahar & kış için süper; barlar sokağında, Yunuslar Karadeniz Pastanesi’nin çapraz karşısında (evet, gece tatlı krizine girilmesi durumunda mühim detay 😛 ). 10 odası var toplamda. Güvende, temiz, huzurlu hissettim geçen sefer ve yine o üç hissi isteyince garantici takılıp başka otel denemek istemiyorum. Asansör de süper bonus. Hayır, hiç o kadar hımbıl bir tip değilim de, dönüşte yine kesin bir ton çakıl da o bavula gireceği için asansör konusu önemli detay oluveriyor. (Dipnot: O çok güvendiğim asansör bozulunca son gün bavul komşu esnaf bir erkeğin güçlü kolları ile merdivenlerden iniyor aşağı 😛 ) Otelin bence tek negatif yönü: sokak tarafındaki odalarda kalırsanız gürültüye hazır olmanız gerekiyor. Geçen sefer süper romantik deniz manzaralı odasında kalmıştım, o tarafta gürültü hissedilmiyor. Bu kez sokak tarafında kalıyorum. Doğrusu mevsimden dolayı çok rahatsız edici bir durum yok, hatta son geceye kadar sanırım baygın mı düşüyorum nedir, hiç bir ses hatırlamıyorum uykuya dalarken, ama son gece (garip bir şekilde bir Pazartesi) gece 1:30’da “bu cıstak cıstak müzik hangi bardan geliyor yahuuuu” diyerek dalıyorum uykuya…

Otele yerleşirken gelen aşerme hissiyle bavulu boşaltıp kendimi dışarı atıyorum. Patlıcan musakkaya aşeriyorum! 😀 Hayır, hep yediğim, onsuz olamadığım, en favori yemeğim falan değil, ama baya baya aşeriyorum işte. İlk öğünüm son bir porsiyon kalan patlıcan musakka ile Kasım’daki keşfim Nazik Ana Ev Yemekleri’nde oluyor. Patlıcan musakka-pilav-yoğurt üçlüsü yine 10 TL, daimi promosyon galiba o; soda için 5 TL o dengeye uydu mu bilemiyorum ama tertemiz ve lezzetli yine.
img_6559

Sonrasında istikamet Cafe del Mar
img_6572

Kahve sonrası kendimi çakılların üzerine doğru atıp Kumbahçe tarafına yöneliyorum. Tesadüf evden çıkmak üzere iken yakaladığım arkadaşım Şule ile Migros’a kadar beraber yürüyüp iki laklak yapıyoruz (Deniz sağınızda kalacak şekilde sahilden yürüyüp Kos’a kalkan feribotların limanını gördüğünüzde, iki adım daha ilerleyin, Migros orada ). Migros sonrası Giritli Teyze’nin Yeri’nin önündeki çakıllar benim hedef. Daha önce limanı geçmemiştim bir de, az ilerleyeyim istiyorum.

Giritli Teyze’nin önü çakıl açısından bir Yalıçiftlik olmasa da, fena olmayan bir kısım taş poşete atılıyor 😉
img_6625

Aşağıdaki de, iki adım daha ilerleyince karşılaşıp, “Paşatarlası’na kadar ilk yürümemdi, bence ilk karşılaşma olunca heyecanlandı” diyerek havalı havalı instagrama koyduğum dalga; havasına burada devam etsin 😛
img_6599

Sahilden çok yerde kopmayarak, taşların üzerinde cangıl cungul yürüyerek (acayip bir meditasyon bence bu!) otele dönüyorum.
img_6602

Taşlar odaya, telefon şarja.. kısa kalıp bilgisayarımla çıkıyorum bu kez.

Geçen sefer Mert’in tavsiyesi üzerine bir kez uğrayıp çok da konsantre olamadığım ama aslında pek bir hoş görünmüş olan Churchill’de alıyorum soluğu. İnternet, priz ve manzara istiyorum, diyorum 😀 Üçü bir arada varmış, hemen oturuyorum! Nefis gün batımına karşı bir kadeh şarabımı önüme alıp, açıyorum bilgisayarımı…
img_7103
Mekan tatlı, yediğim içtiğim özenli, çalışanlar da, sahibi de güzel enerjili olunca aralarda tekrar gelmek üzere yıldız koyuyorum isminin yanına.

Saat 22:00 gibi otele dönerken sokaklar biraz boş…
img_6648

“Aman da ne kadar şanslı günümdeyim laaalalalalaaaaa” durumum bir yere kadarmış, gece odaya gelince, beni kışın Bodrum’da zorlaması en muhtemel konuyu keşfediyorum: ısınma! Bir klimanın tüm gün ısınmamış bir odayı ısıtması zaten zaman alabilirken, leyla ben kumanda ayarında bir terslik olduğunu da fark etmeyip bir süre çalışmayan klima eşliğinde , telefonda “kelimelik” oynamaya dalıp, kuş gibi bekliyorum montla. O sırada masa üstü apliğin çalışmadığını fark ediyorum, resepsiyondaki çocuğa bir alo, bakıyoruz beraber, hayır ampulden değil sorun, e ben çalışacağım orada, boş oda var mı, var, e geçeyim haydi uğraşmayalım, kem küm ben yapamıyorum”. Lamba çalışmıyor, oda buz, yan tarafta boş oda var ve sen o panik suratla bir şey yapamıyorsun? Teheeeyyyy, sen misin bunu diyen??. Paralize etmez miyim ben seni çocuk, üşüyorum zaten 😀 Gözle ve iki sözle insan delinebiliyormuş, onu deneyimletiyorum “kıl ben” çocuğa. Klima ayarını hallettikten sonra odanın soyunulabilir kıvama gelmesi sabahı bulmasın diye bir de elektrikli radyatör getirtiyorum. Hayır, bir de evi hamam gibi seven bir model de değilim güya ama o üşüme hissi bir kez gelince gidemiyor galiba işte.  Neyse, ben ev bakarken her odası 5 klimalı bakarım artık türünde kararlara bile giriyorum gece gece (kaç yıllık mimar olarak değil tabi o karar tahmin edilebileceği üzere, 5 istiyor o gece içimden çıkan gıcık kadın işte  :D)))

Gün 2 (13.Ocak.2017, Cuma)

Günaydın Ayşeeeee! 😀 Ayşe, resepsiyonda konumlanıp oteldeki her şeyinizi çözen becerikli insan. Geçen seferden seviyorum. Sizin çocuğu paralize ettim gece, deyip sırıtıyorum önce. Benim paralize etme potansiyelimi bilmiyor ama çocuğu bildiğinden galiba, o da sırıtıyor. Konuyu aktarıyorum kısaca. Öğlen siz dönmüş olduğunuzda çözülmüş olur, diyor, detaya gerek yok, oh 🙂

Kahvaltım masaya gelirken ben nefis manzaralı terasa çıkıp gözlerimi gülümsetiyorum…
img_6651

10:00’da otogardan Yalıçiftlik’e doğru koyuluyoruz yola dolmuşla. Yolda Kızılağaç’ta oturan teyzeyle sohbet ediyoruz. 20 senedir buradalarmış, Konacık’da etüt merkezinde çalışıyormuş, teyze dediğime bakmayın, tipi teyze olan tatlılardan, Çorum’lu imişler aslen, iki çocuğu var, kızı 24 yaşında, oğlu da Eskişehir’de iktisat okuyor. Ay niye mi anlatıyorum? Ne bileyim, siz de girin olaya isteyiverdim birden :))) 15 dakika sonra teyzeyi indirdiğimiz yerde araç arıza yapınca, diğer araç gelene kadar (yarım saat kadar), etraftaki soba dükkanı olsun, tüpçü olsun, inceliyorum da inceliyorum 😀 Bir de tabela var; Kızılağaç, rakım 102. Hayatta unutmam artık onu, zira yarım saat içerisinde en çok onunla kesişiyor gözlerim! 🙂

11:00 gibi Yalıçiftlik’teyiz. Ve hiçbir tesis yok diye (sanırım son zamanlardaki tecavüz vakalarından ve  paranoyak bir İstanbul yaşayanı olmamın da etkisiyle) “tırsa tırsa” iniyorum çakıl taşı sahilime.
img_6656

Tırsıyorsam ne geliyorum, değil mi? Yok, içimde kalır. O iç, daha neler neler yaptı sırf “yapmazsa çatlar” diye, bunu mu yapmayacak?… Pembe panter edasıyla sağıma soluma bakarak yürüyorum, ileride bir tır ve bir iş makinesi görüyorum, bir yanım “oh” diyor, “çalışan insan, birileri gelirse beni korurlar yihu”. Diğer yanım “ula bıdık, ne biliyorsun onların potansiyel tecavüzcün olmadıklarını” diyor. Nitekim arada birileri gelip bakıyor meraktan,  ben anında İstanbul ile online moda geçiyorum o yaklaşma anlarında, Nilay ve Müge ikilisi ile kahve sohbeti eşliğinde (kahve onların önünde tabi 😛 ) taş ayıklıyorum :)) Yaklaşık 45 dakika tarama sonrasında kahkaha-korku karışık senaryolar üretirken, artık gitmeye karar veriyorum. Bu her-an-tecavüz-edilebilirim stresi çok yorucu. Az yukarıdaki otobüs durağına çıkıyorum, dolmuş gelmek bilemiyor ama olsun en azından ana yol ve beş dakikaya bir araç geçiyor.

Biz hala Nilay-Müge ikilisiyle sohbette iken yaklaşık 20 dakika sonra bir bakıyorum ilerideki tırdan biri çıkıyor. A-ha, diyorum Nilay’a, biri bana doğru geliyor. Biraz yaklaşınca elindekini farkediyorum. Kenarından sarı Lipton yazısı sarkan bardak ile uzaktaki tır şoförü. Yurdum insanı, beni uzaktan soğukta dikilip dururken görünce çayı getirmiş, hemen sonrasında iyi günler deyip gülümsüyor, arkasını dönüp gidiyor. Ben adamla ilgili tecavüz senaryoları yazıp tırsayım kafamın pis kenarında, o bana çayla gelsin… Garip oluyor içim… Gülümseyen türden garip…

Bu aşağıdaki, Nilay’a lokasyonu anlatmak için yolladığım foto; en sağdaki ana yol, solda alta doğru inen yolun devamındaki tır benim çayın geldiği yer, otobüs durağından az bir şey tır yönünde gidip de sol aşağıya zıplarsanız da tırsarak çakıl taradığım alan var. Durağın iç tarafında ucu gözüken turuncu nesne de, belim falan ağrımasın diye çakıl taşları için benimle Yalıçiftlik’e gelmiş olan minik bavulum 🙂
img_6662

Çay yarısına gelmeden otobüs geliyor (bence o da dolmuş boyut itibarıyla ama içinde öğreniyorum, otobüs imiş bu). Fiks saatleri varmış. Gelirken dolmuşa 5 TL verdiğim yol için benden 3 TL alıyor şoför.
Elimde çayı gören ilk yolcu hemen yardım için uzanıyor, bavulu yukarı çıkarıp şoföre parayı ödeyene kadar çayım güvenli ellerde 🙂

Cheers, Bodrum 😉
img_6672

Otele giriyorum ve Bayan Çözüm, Ayşe yeni odamın anahtarını veriyor. Oh, mis bir oda. Bir de sonraki gün konuşma esnasında daha önceden olan bir olayla bağdaştırıp  fark ediyor  ki o ilk odanın klimasında bir sorun var, bu yeni oda hamam gibi oluveriyor anında. Hem de apaydınlık! Yılbaşı ağacı gibi yakıyorum tüm ışıkları ilk gece valla 😛

14:30’da Şule ile buluşulacak La Pasion’da, öncesinde güneşin verdiği enerjiyle kendimi yürüyüş vs için dışarı atıyorum. İstanbul’da aylardır Hillside’ı ekip duran ben, marinadaki belediye aletlerinde bir ileri, bir geri :))
bodrummarinasporrrr

Sokaklarda bu ay kapalı olan bir dolu mağaza var ama şükür arada açık olanlar da var ve “yaşam devam ediyor” hissine yetiyorlar benim için.
img_6703

La Pasion tüm zarafetiyle yine yıkıluyor. Öğlen menüsü bugün tatlı patatesli çorba, portakallı risotto ve tatlı; yine klasik öğlen menüleri 19 TL ve yine hepsi birbirinden lezzetli!
img_7112
Bu sefer yine denk getiremiyorum ama bir dahaki Bodrum ziyaretimde bir akşam da aylar öncesinden Mert’in “kesin denemelisin!” dediği “tapas & sangria” için gelinecek La Pasion’a; aklımın lezzet köşesine büyük harflerle not ediyorum!  🙂

Yemek sonrası hedefimde Paşatarlası’nın da ilerisine yürümek var. Google Maps’de Kayıkhane Plajı diye yazan yere yaklaşıyorum yukarı ana yoldan, 5’li bir köpek çetesi görünce vazgeçiyorum sahile inmekten. Tek dolaşan tüm köpeklerle aram süper burada; elimde mütemadiyen ufak bir poşetle yürüyüp aralarda beğendiğim çakılları o poşete ata ata ilerlediğim için, önce bir yaklaşıp kokluyorlar, poşettekinin işlerine yaramayacağını anlayınca benimle ileri geri yürümeye başlıyorlar. Ama beş-altı tanesi birleşip havladıklarında direk vın moduna giriyorum. Daha o kadar samimi değiliz sonuçta, o grup halindeki “hav” ürkütüyor :S

Cafe del Mar’da çay ile batırıyorum günü bugün…
bfgs5633

Sandviç ve kahve alıp otele dönüyorum. Bilgisayardaki işlerimi halletmek amaç ama sonra daha öncelikli olan taş yıkama olayına giriyorum, işe yaramayacaklar varsa ikinci elemeden geçiyorlar yıkanıp, kurutulup, ayıklanıp. Bir elimde kahve, bir göz de Kiralık Aşk’la kikirdemede 😛 Hepsini yıkayıp ayıklamayı bitirip yatıyorum, oh aferin bana 😀

Gün 3 (14.Ocak.2017, Cumartesi)

Kahvaltı sonrası ilk hedefim Marina arka sokakları bugün.
img_6796

Bilmediğim sokaklara da gire çıka Oasis’e kadar yürüyorum tepeye çıkınca.
oasis-bodrum

AVM’de takılmaya gelmedim, maksat keşif idi olunca Tchibo’dan kahvemi alıp çıkıyorum. Yolun karşısından dolmuşa biniyorum. Marina ortaları hizası bir yerde tepede (ana yolda) iniyorum. 5 dakika sonra bilgisayarımla Marina Starbucks’ın terasına kuruluyorum.
img_6834r

Çakıl taşlarıma, web sitesi yapmaya koyuluyorum; vaktiniz olursa buyrun: www.stonzie.com 🙂

Dönüşte marinadan denize doğru bakıyorum, “fırtına ile pırıl pırıl güneş burada nasıl iç içe yaşıyor”un gökyüzündeki resmi…
img_6845r

Bu akşam yemek Arka’da. Defne ile pizza & şarap & sohbet vakti 🙂 İç kısmında ilk defa oturuyorum. Renkler, dokular sıcacık hissettiriyor…
img_7184

Kahve-tatlı bölümü için istikamet Churchill.
churchill-2-gezidil

Canı gece hayatı çeken için: Kule Bar‘dan yine güzel müzik sesleri geliyordu önünden geçerken, Körfez de açık-ama-değil hisli bir sessizlikte idi 🙂

Gün 4 (15.Ocak.2017, Pazar)

Sabah yağmurla başlıyor gün ama ben kahvaltı edip otelden çıkana kadar sağ olsun duruyor 🙂 Bodrum’a gelmeden önce 1 gün hariç her gün ful yağmurlu gibi gözüküyordu ama henüz şemsiye açmadım, diye gülümsüyorum çıkarken. Sahilde yine çakılların üzerinde cangıl cungul sabah yürüyüşümü yapıyorum, Paşatarlası’na kadar gidip dönüyorum. Yine 3-5 çakıl atılıyor poşete 😉

Bu öğleden sonra çalışma mekanım, otelle kale arasındaki diğer Starbucks. Geçici Stonzie sayfası tamamlanıyor, oley 🙂
img_6902
Ben kendimi rüzgardan korumak için sırtımı duvara verip kaleye doğru oturduğumdan fotoğrafımda hemen önümüzdeki deniz görünememiş; bilmeyenler için, denizin hemen üzerinde, mis manzaralı olan Starbucks bu.

Akşamüstü Marina Yacht Club’a kadar yürüyüp o tarafın nabzını kontrol ediyorum. Oradaki Starbucks ve Musto hafta sonu akşamüstüsünün en tercih edilen yerleri şeklinde tespitimi yazıyorum kenara.

Akşam yemek Berk Balık’ta. Kasım ayında bir akşam niyetlenip yer bulamamıştık, bu sefer es geçmeyeyim diyorum. İnce kıyılmış ve soğansız olarak istediğim salata, iri iri doğranmış ve bol soğanlı olarak geliyor ama olsun 🙂 Garson çocuğa “a bu benim soğansız salata galiba?” deyip sırıtıyorum ama değiştirtmiyorum, birkaç soğan yiyesim geliyor birden-zaten akşam kimseyi öpme ya da tıkış tıkış bir gece kulübünde dip dibe dans etme durumum yook 🙂 Bardak kokuyor diye onu değiştirtiyorum ama. Çocuk çabalıyor diye gülümseyip duruyorum ona ama bardaktan mıdır nedir, çok haz edemiyorum bu sefer buradan.
berkbalik-bodrum-gezidil

Bugün yine erkenciyim, 20:00 gibi otele dönüyorum.  Yeni toplanan taşların banyosu var bu akşam da, bir yandan TV’de dizi açık.
Reklam arasında Yunuslar‘da tatlı seçmeye gidiyorum. İtalyan tiramisu tatlı krizimi halledecek tamam da, yemekte yenen soğan feci halde çay istetiyor canımı.  Otel cafesi gece kapalı, burada da plastik/karton bardakları yokmuş, e n’apacağız bühü? Çaysız kalmama gönülleri razı olmuyor ve dolduruyorlar çayı porselene, sokakta elimde fincanla otele geçiyorum tin tin 🙂 Bodrum kışında insanlar da daha bir tatlı işte yaa, diye gülümseyerek…
Alıyorum tatlımı, çayımı önüme ve Bodrum’da “Bodrum Masalı” izlemeye devam! 😀
bodrumdabodrummasali-gezidil

Gün 5 (16.Ocak.2017, Pazartesi)

Annemin arkadaşının Bodrum’a taşınan oğlu Hakan’la konuşuldu dün (algımı bu yöne çevirdim çevireli fark ediyorum ki son yıllarda İstanbul’dan Bodrum’a göç ivme kazanmış durumda 😀 ); tavsiyesi üzerine bu sabah Yahşi’yi görmek hedefim var. Sabah 6:30’da fecaat bir şimşek-yağmur gürültüsü ile uyanıp da merkez dışına çıkma fikrimden vazgeçmemiş olmam için önce kendimi bir kutluyorum :)) Bu konudaki kararlılığımı gören hava da kahvaltı sonrası ani bir dönüşle bana destek oluyor, heeee yooooo 🙂 9:55 otogardan çıkıyoruz dolmuşla. 30-40 dakikalık bir yol. Dönüşte her 8-10 dakikada araç geçer, diyor şoför; e süpermiş. Hakan’ın tavsiyesiyle aldığım notu iletiyorum şoföre. “Kefe Beach’de ineceğim”. Her şeyi hemen düzelteyim modunda ukala bir İstanbul’lu olmadığından aslen “Kefi Beach” olan yer için hiç bir uyarıda bulunmuyor kibar şoför 😛
İniyorum Kefi’de ve hop hemen sahile!
yahsi-gezidil

Hava kapalı, tamam, ama bana yürüyüş müsadesi olarak yağmur yok an tibarıyla, daha ne isterim?! 🙂 Bir de çakıllar! Yaklaşık 1 saat ileri geri yürüyorum sahilde. Sıra sıra tesislerden tek tük açık olan var, onların da açık olduğunu içerideki açık bir lambadan ya da tesadüfen gördüğüm insan kıpırtısından anlıyorum. Sahilde korkmadan yürümeme de sebep bu tek tük görüntüler zaten.
img_6983r

Tamam, biraz fazla esiyor olabilir 😛
wmex5246-9

Kefi Beach’in cafesine girmeye karar verirken yağmur da ufak ufak sinyale başlıyor. Restaurant kısmı kışın sadece Cuma-Pazar üç gün açık imiş ama bar açıkmış hafta içi, içecek olayım tamam. Türk kahvesi ile başlıyorum. Ben kahvemi yudumlarken de olay aşağıdaki hali alıyor 😀
img_7062r

Soba başında yağmurun dinmesini bekliyoruz tatlı tatlı Kefi, Toby ve Melody ile 🙂
kefibeachcafe-gezidil

Benden başka üç çalışan var sadece cafede. İki genç servis elemanı, bir de yaşça daha büyük, mekana sahip çıkan Cem Bey. Gençlerden biri İstanbul sevgisini anlatıyor, burada aradığım hiç bir şeyi bulamıyorum, diyor. Neyi bulamıyorsun mesela, diyorum. Kıyafet falan olarak, diyor. Belli ki İstanbul yakalamış onu bir yerinden, yoksa burada da çok mağaza mevcuut… Yağmur duracak gibi olmayınca, Cem Bey “zaten bankaya gidecektim, Ortakent ya da Midtown’a bırakayım sizi, oradan daha rahat binersiniz” diyor. Onun da eşi Adana’lı imiş. Biraz da o anlatmaya başlıyor. Zaten yağmur biraz daha uzayıp ben çıkamazsam, herkesin tüm hayat hikayesini dinlemiş olacağım :)) Ben Turgutreis’den konuyu açınca, müsademi alıp oradan dolaştırarak bırakıyor beni Midtown’a. Turgutreis araba ve insan dolu ama ben gibi hissettirmiyor nedense. Emekli yeri, diye çok duyum aldım diyedir belki? 😛 Zaten Bodrum merkez içime sinmişken buralara sadece meraklı bir kaşif moduyla bakıyorum sadece. Hem şimdi şöyle bir durum da var, kışın & güzün merkeze bir dolu gidip gelen arkadaşım oluyor, İstanbul’da 2-3 ayda bir kahve için buluştuğum bir arkadaşımla Bodrum merkezde olursam yine aynı şekilde buluşabilirim ve bu his aslında dost sohbetinden çok uzak olmak istemeyen ben için çok rahatlatıcı bir his…

Midtown, Ortakent yolu üzerinde bir alışveriş merkezi. Tatil için geldiğimde AVM’ler ilgi alanım olmadığından herhalde, hiç farkına varmamışım daha önce. 2011’de açılmış. Burada yaşayacaksam barındırdıklarını bilmek iyi olur diye hemen gözümle tarıyorum: Starbucks, Boyner, Komşu Fırın ve bir dolu başka bildik marka ile gıcır gıcır, derli toplu, standart bir AVM kendisi.

midtown-bodrum
* Bu iki fotoğraf Midtown internet sitesinden. Kendim çekmeyi atlamışım, görsel bilgi eksik kalmasın, dedim 🙂

İçindeki Bursa Kebap Evi‘nde öğle yemeğimi yiyip öyle dönüyorum merkeze. İskender yıkılıyor!..

Merkeze giden dolmuş/otobüs için ana yolun karşısına geçiyorsunuz. Işık falan aramayın, sağınıza solunuza bakıp, kaptırıp geçiyorsunuz.

Gün 6 (17.Ocak.2017, Salı)

Kahvaltı sonrası hedefimde Zeki Müren Müzesi var. Yağmur da müsade edince kısa & tatlı bir yürüyüş sonrası müzedeyim.
img_7122

Giriş 5 TL; Müzekart (+) sahiplerine ücretsiz. Kışın saat 9:00-17:00 arası açık. Pazartesi kapalı.

Hayatının son yıllarını Bodrum’da geçiren Zeki Müren’in yaşadığı ve 2000 yılında müzeye çevrilen ev…

Hayat hikayesini okuyarak başlıyorum gezmeye. Giriş holündeki dev posterine bakarken hala yaşıyormuş gibi hissediyorum nedense… 🙂
img_7145

Sağlığında kullandığı alt kat onun kullandığı şekliyle dekore edilmiş; üst kat kullandığı kostümlerin, ayakkabıların, kendi yaptığı tabloların, ödüllerinin, plaklarının vs sergilendiği teşhir alanı olarak düzenlenmiş.
zekimurenmuzesi-gezidil

Bahçede de heykeli ve cam sergi alanı içerisinde otomobili var.
zekimurenmuzesi3-gezidil

Müze çıkışında Marina tarafına doğru yürümeye başlıyorum. İki fırtına arası pırıl pırıl gökyüzüyle beni kocamaan gülümseten havaya bir teşekkür! 🙂
img_7171

İlk kahve-çay molam Marina’da bugün, Musto‘ya kuruluyorum bilgisayarımla.
img_7177

Yemeğini yemiş & oyun aranıyormuş, diye bilgisi gelen ufaklığı, kabloyu sallayarak biraz oyalayıp “Ocak’ta Bodrum” yazıma dönüyorum…
img_7174

Otele dönerken artık açılıyor şemsiye. Şakır şukur yağmur 🙂

Check-out sonrası hemen alttaki Gözen Cafe‘ye oturuyorum (yine bilgisayarımla pek tabi).
img_7194
Güzel havada terası çok keyifli idi buranın ama içerisinde kayda değer bir durum yok.

Akşam dönüş THY ile. Ama Atlas Jet kesinlikle tekrar kullanılacak diye not düşülüyor aklımın pırıl bir köşesine 🙂

Dönerken ağırlaşacağız diye bileti business alıyorum paşa paşa. Turuncu ile lounge’a kurulup dekorasyonunu çekiştiriyoruz – ben günün yüzbeşmilyonuncu kahvesini içerken. Beton zemin çok seviyoruz ikimiz de ama arada bir iki minik sıcak renk olunca daha çok, deyip çekiyorum Turuncu’yu gözümün önüne  😛
img_7202

Ve ding dong. Vakit geliyor.
Bir dahaki sefere kadar bye bye Bodrum……..
img_7206

* “Kasım’da Bodrum” yazımı okumadıysanız, tıklayın lütfen! 🙂

Kasım’da Bodrum! :)

“A-maaan, burayı bilmeyen yok pfff” deyip atlamayacağım güzel Bodrum’u, hayır. Yazın nerede ne yenir, nerede yüzülürü de daha bilgililer anlatsın, hem zaten kışa girerken benim onu anlatasım yok. Hayatımda ilk kez bu yıl deneyimlediğim “Kasım’da Bodrum” bu yazımın konusu! 🙂 “Aralık’ta Bodrum”, “Ocak’ta Bodrum” şeklinde devamı da gelecek. Hatta Bodrum’a ayrı kolon yaptım ana sayfada, zira artık hayatımda yavaş yavaş artarak yer alacak gibi gözüküyor.

Gün 1 (16.Kasım.2016, Çarşamba):
İstanbul’da “kar soğuğu bu, net!” diyerek dolanıp donduğumuz günün ertesinde sabah 7:45 uçağıyla ilk “Kasım’da Bodrum” deneyimim başladı. İş için sıkça Bodrum’a giden bir arkadaşımla da aynı uçakla gidiyor olunca, sabahın bir körü vıdı vıdı konuşarak çıktık yola (itiraf ediyorum, sabah kahvaltı edip kahve içmeden konuşabilme yetim çok sınırlı, vıdı vıdının çoğu Mert’ten kaynaklandı, buradan ona selam olsun 😛 ). İniş için alçalmaya başlıyoruz denildikten ne kadar süre sonra idi bilmiyorum, türbülans vs bir garip sallanmalara girdik. Türbülans diye yazınca standart bir sallanma gibi hissedildiyse açayım onu biraz; sanki uçağı biri yukarıdan tutup gıcığına aşağı bırakıyor pat diye, o da yetmeyince iki eliyle langır lungur sallıyor, sonra bir daha paaat bırakıyor, öyle bir his. Pilottan ses yok, hostesler kayıp, uçak çarpışan oto tadında güm pat ilerliyor. O sırada Mert “Allah’ım sen büyüksüünnn” diye çıldırmakla meşgul yan tarafımda kocaman sesi ile, elleriyle kafasını ortaya almış -ki dünyanın bilumum yerinde yıllarca yaşayıp paso uçak seyahati yapan ve hatta Bodrum’a da tabir caizse zırt pırt uçan biri. Ben tek elle ön koltuğu tutarken bön bön önüme bakıp film şeridi olayına giriyorum sakince. Ben ve sakin, evet. Karşı kaldırımda biri düşse “ayyy” diye zıplayan bir numunelik olarak uçak konusunda genel olarak sakin oluşumu çözdüm; misal araba kazası vs’de duruşuma göre kendimdeki, yanımdaki, yönümdeki hasarı azaltabilirim diye panik oluyorum, en doğruyu yapma paniği ama uçakta olay tamamen benden bağımsız gerçekleştiği için bir kabullenme, bir sükunet, bir kendi olmaktan çıkış :)) Hoş gerçi ona “sakin” mi demeli emin değilim, belki bir “şok” hali :)) Hayatımda ilk kez cidden “ölüyoruz” sandım uçakta :\  Korkmak değil, oluyor sanmak. Acayip bir his. Bir yandan Mert’e dönüp, “şey, ben de korkuyorum, sessiz oluşuma bakma” diyorum. Bir yandan “ya ama yeni hayat planlarım, küçük tatlı hayallerim vardı” diye bir burukluk. Bir de “nasıl yani, cidden bu mudur benim bitiş?” diyen salak ses. Neyse, sonra Mert yine kocaman sesiyle dağıtıyor benim düşünceleri. Toplamda ne kadar sürdü bilmiyorum ama bana olduğundan uzun geldiği kesin. Meğer pilot taaaa en başta söylemiş inerken böyle bir durum yaşayabileceğimizi, indikten sonra önümüzdeki kız dönüp “siz konuşmaktan duymadınız, pilot söyledi” dedi suratını buruşturarak. Altyazısı: sabah sabah kafamı oydunuz bea! 😀 :))) İstanbul donarken Bodrum da sakin duramamış meğer, Havaş görevlisi o günkü rüzgarın otobüsü bile nasıl salladığından bahsederken biz yavaş yavaş kendimize geldik 🙂

Otelde odam hazır olana kadar, çapraz karşısındaki -pek bir sevdiğim- Cafe del Mar‘a zıplıyorum. Tatlı teyzeden bir çay isteyip kendimi sahile atıyorum sıkı sıkı kapattığım montumla 🙂 Üşümeyin evladım, diyor teyze. Az sonra dönerim, önce bir ruhum ısınsın şu güneşte, diyorum. Hava bildiğimiz ayaz. Olsun, çay elimde oturuyorum sahile koydukları şezlongların birine. Bir o tarafa dönüyorum, bir bu tarafa. Kaleye dönüp çay ile “cheers” demeler, bir iki arkadaşa gıcık-etme-fotosu yollamalar; öleceğim mutluluktan 😀
img_3267
Neyse sonra “ilk günden şifayı kapmayayım” diyerek içeri geçiyorum. Orada da bir Türk kahvesi patlatıyorum.

Sonrasında oda meselesini erteleyip ver elini Marina diyorum.
img_3293rk
Ne de olsa bu bir “ön keşif” tatili, ilk günden başlayayım keşfe, diyerek. Yaz tatilinde dolanırken atladığım bir çok şeye dikkat etmeye çalışarak. Şimdi orada yaşıyormuş gibi hissetmeye çalışarak. Ara sokaklara girip girip çıkıyorum. Hangi sokakta oturmak güzel olurdu, hangisi yokuş, hangisinin enerjisi nasıl diyerek…
img_3291-vs

Öğle yemeği için midem sinyal vermeye başladığı sıralarda da “Nazik Ana Ev Yemekleri” diye bir tabela çekiyor dikkatimi. Evde genelde Çin yemeği yapan bir Adana’lı olarak, baklagiller ve sulu ev yemekleri için İstanbul’da paso Küçük Ev ve türevlerini kullanan ben, hah diyorum, burada yaşasam ilk ev yemekçimi buldum, oley.
nazikana-bodrumNazik Ana kurucusu imiş ama artık mutfakta değil. Patlıcan musakka, pilav, yoğurt üçlüsü 10 TL, ay mis 🙂 Kocaman da bir yer. Etrafımı seyredip fotoğraf çekerek yemeği atlaya zıplaya bitirmemden turist olduğum belli olmuştur :))
Tuvaleti temiz restoran bende anında bir kademe atlıyor, burası da aldı puanı.
nazikana-wc

Yemek sonrası artık otele dönüp giriş yapıyorum. İlk iki gece için yer ayırttığım Akkan Luxury Hotel. İki yataklı odada ben tek başıma bile zor hareket ediyorum. Banyoda lavaboyu tanıyorum, Koçtaş’ın en minik dikdörtgen lavaboları vardır, onlardan. Bir de çene hizamda bir etejer çıkıntısı. Yüz yıkarken duble keyif :))  Mesleki deformasyon ile o etejeri şuraya koysaydık vs diye çözümlemelere girerken durduruyorum kendimi. Bataryayı su için kullanıp, lavabo olarak da tüm banyo zeminini kullanıyorum, yüzüme şaap diye suyu çarptırarak yıkamayı sevmemden dolayı değil bu kez. Bunlar moralimi zerre kadar bozmuyor, ayrı. Hem pencereden bakınca içimi ısıtan güneş ve deniz ikilisi var 🙂
akkanluxury-pencereden
Resepsiyondaki görevliye bilgi veriyorum yine de sırıtarak: “siz tatlısınız da, oda diiil” 🙂

Akşamüstüne doğru Nilay’la buluşuyoruz onun kaldığı otelin aşağısındaki cafede. Nilay İstanbul’dan çook sevdiğim arkadaşım, birkaç senedir iş dolayısıyla ayda bir, bazen birkaç ayda bir Bodrum’da. Rutin kahve-sohbet buluşmamız bu kez Bodrum’a kısmetmiş 🙂
15094263_10154343029109219_6039604827716804927_n

Aşk meşk hayatları konusuna giremeden Nilay’ın arkadaşı Mukadder geliyor. 8-9 yıldır Bodrum’da emlak işi yapan Mukadder, ben gelmek konusunda netleştiğimde evimi bulacak kişi, hissediyorum, ommmm 🙂

Gözen Cafe‘nin terasında kalın montlarımızla güneşin son kırıntılarının tadını çıkardıktan sonra yemek için Arka Restaurant‘a geçiyoruz. Mert de ekleniyor bize. Bodrum; connecting people 🙂

İlk olarak Mayıs ayında gittiğim Arka’yı daha ilk dakikadan itibaren seviyorum. Ve zaten de pizza & şarap ikilisine her zaman her yerde taptığımı söylemiş miydim? 😀 (Eğer okuyorsa, İrem gülmez mi lütfen 😛 )
arka-bodrum

Yemekten sonra ben direk otelime vınlıyorum. 2 saatlik uykuyla gelmişim buralara, enerjimi düzgün kullanayım istiyorum. Ki zaten en son saat 9’a doğru anneme attığım mesaj sonrası sızmışım 🙂

Gün 2 (Perşembe):
Günaydın Bodruuuuum! 😀
img_3351
Sabah 6’da plup açılıyor gözlerim aslında ama malum saat ayarlamamızdan da sonra hava zifiri karanlık o saatte. Geri yatıyorum. Yatakta keyif sonrası 7-7:30 gibi dikilip tayt-spor ayakkabı-kapüşonlu bir şeyler giyiniyorum. Kararım kesin, Bodrum sabahlarına sahilde yürüyüşle başlanacak, dımdırırıııııım! 😀 İlk yürüyüşe Mert de eşlik etmek istedi. 10-15 dakika yürüyüş sonrası saat 8’de onun oteldeyim; Akkan Beach Hotel. Mayıs ve Eylül sonu kaldığım bu otel o tarihler için süper seçim bence. Bu kez biraz daha kalabalığın içinde olmak istediğimden (ve merkezde başka otelleri de tanıyayım diye) es geçip, aynı grubun diğer bir otelinde kaldım işte. Ama ilk kahvaltı Akkan Beach’e kısmetmiş :)) Uzunca bir kahvaltı sonrası, kaldırıyoruz popoları. Önce sola, limana kadar yürüyüp dönüyoruz, sonra istikamet Marina. Bodrum’un tek heyecanlandırdığı insan ben değilmişimi görüyorum :)) Kısa fotoğraf molaları ile bölünüp duruyor tam gaz yürüyüşümüz. Marina’da zıplama molası veriyoruz bir de, pardon! 🙂
14993507_10154345113329219_254841327231582974_n

Marina’nın ortalarındaki Tepecik Cami’nin arka tarafında belediyenin spor aletleri alanı var, hemen atlıyorum. Bacaklar çalışıyor, evettt. A ama kol, sırt vs için aletler tırt, neyse onları da başka türlü çalıştırmanın yoluna bakarım artık taşınınca 🙂
img_4055k

Cafe del Mar‘da keyifle noktalanıyor sabah sporumuz. Güneşin verdiği enerjiyi üzerimden henüz atabilmiş değilim! 😀
mqnl1978

Biraz zıplayıp sakinleştikten sonra, boyamalarım için çakıl taşı aramaya koyuluyorum. Bu abdest alır gibi pozu da Mert yakalıyor, sağolsun 😀
15073457_10154345823224219_996256747676586509_n

Hava ilk güne göre gayet sakin ve tatlı olsa da yine de henüz bikinilik değil ama deniz suyu sıcaklığı gayet iyi. Telefonumun tahminine göre dış sıcaklık da artacak ve bir sonraki gün yüzüyor olabilirim, oo-leey 🙂
Biraz daha güneş ve Nilay ekleniyor Cafe del Mar önü yayılmamıza.
img_3498rk

Dipnot: Kasım’da Bodrum havasını çözdüm; sabah montla başlanıyor, ilerleyen saatlerde güneş altında katman katman soyunuluyor, en sıcak saatte askılı ile durulabiliyor icabında, güneş kaybolurken tekrar katmanlar giyiliyor, gece kalın montla final.

Saat 2’ye doğru Mukadder’le buluşuyoruz. Kiralık evler göreceğim, içim pır pır pırrrr 😀
Marina arkasında 3-4 ev ve Cafe del Mar’ın yukarılarında bir ev görüyoruz. Marina arkalarındaki sokakları en çok seviyorum galiba yaşamak için. Çok yukarılara çıkmadanki bölümleri. Cafe del Mar arkalarını ev için huzurlu hissedemedim gibi (sanki galiba acaba belki). Sonuç olarak cuk oturan olmuyor ama yazınki beni ürküten fiyatlar ve evler ortada yok, oh 🙂 Moralim yerine geliyor, bu işin olacağına inancım bir tık daha artıyor. Şimdi artık iş İstanbul organizasyonuna kaldı. Bu kış mı geliyorum, yoksa içime tam sinmesini bekleyip, düzgünce organize olup seneye mi? Tek soru işaretim bu gibi hissediyorum! Yani her türlü geliyorum, bekle beni Bodruuum, diyor içim. Bakalım, önümüzdeki günlerde nasıl konuşacak o iç! Zira her şey onun dediği gibi oluyor bende eni sonu 🙂

Bu arada ben heyecandan yemek saatinin farkına varmamışım ama kızların midelerinde alarm çalınca ev gezmeleri arasında hızlı bir yemek için Kırçiçeği‘ne oturuyoruz. Yolum düştükçe İstanbul’da pidesini yediğim, bildiğimiz Kırçiçeği işte 🙂 Marina’da dizi dizi restoranların arasında.

Akşam yemeğinden önce birkaç saat herkes kendi işine bakıyor, ben de bu arada gördüklerimi sindirip otelde biraz dinleniyorum.

Akşam gideceğimiz restorana foursquare’den bir bakayım, diyorum. 70’li yıllarda doğan bir insan evladı olarak Komodor‘u internette Commodore (bkz. Commodore 64) olarak aramama bir alkış alayım önce 😛

Fonda “Arım Balım Peteğim” karşılıyor bizi. Özlediğim başka Türkçe şarkılarla devam. Arada da Yunan müzikleri. Bangır bangır değil hiç. Hafif hafif fonda, sohbete eşlikçi…
komodor

Bu akşam Gökhan da var masada. Mert’lerin şirketin Bodrum sorumlusu, bana tanıtılma şekli de “Bitez’de yaşayan, güvenilir Bodrum rehberimiz” 🙂
img_3582k
Masada 4 adet gayrimenkul sektöründen insan olunca sohbet dönüp dolaşıp arsalara, evlere geliyor, ben de geçmiş emlak yıllarımdan hatıralarla destek atıyorum; arada sektörle alakasız biri olsa çığlık atardı bir süre sonra kesin 🙂

Nadir rakı anlarımdan biri diye hemen belgeliyorum 😀
img_3573k

Saganaki istemeyi unutmayın ortaya. Ahtapota bayıldım ben. Barbun da nefisti.
img_4203

Mutfak ekibi 🙂
img_3588k

Ve takıntılı konum olan WC’deyim 🙂 Diş fırçası, deodorant, vb bulunduran köşe illa en kokoş restoranlarda mı olmalı? 🙂 Alkış!..
komodor-wc

Gün 3 (Cuma):
Haberler eşliğinde kahvaltı ve salondaki birkaç kişi ile biraz Türkiye’de olup bitenleri çekiştirmekle başlayan gün tabi ki yine sabah yürüyüşü ile devam ediyor! Bu kez istikamet direk Marina. Saat 9 civarı sokaklar biraz boş.
img_3601k
Kale hizasını geçtikten sonra teknelerin cıvıltısı, birkaç yürüyüş yapan insan, üç-beş esnaf hareket katıyor ortama.

Sokakların asıl sahibi köpekler gibi ve genelde de uyur/yayılmış pozisyondalar 🙂
img_3603k

Belediye aletleri seansımı bu kez öne alıyorum, 10-15 dakika yürüyüş ısınma sayılsa, şimdi burda 3-5 kas çalıştırıp arkasından yaptığım yürüyüş de Hillside’daki hocaların bana hep derslerden sonra yaptırmak istedikleri (ve hep üşendiğim) cardio işte 😀

Aletler sonrası Yacht Club’a kadar gidip, arka sokaklara dalıp çıkarak dönüyorum otele.
turkkuyusu-bodrum

Ve ta taaaam, nefis manzaralı odama geçiş yapıyorum bugün. İstikamet Gözen Butik Hotel! Nilay’ın odasına el koymak üzere gidiyorum aslında ama onu bir gün daha fazla kalmak için gaza getirdiğimiz için bu romantik manzarayı paylaşacağız bir gece 🙂
img_3630k

Odaya bavulları attıktan sonra Gözen Cafe’nin terasına atıyoruz yine kendimizi hemen ve ilk gün yarım kalan sohbetimize kaldığımız yerden devam! Daha olan, olmayan, olası, olmayası aşklar konuşulacak, o-hooo. Ana eşlikçilerimiz deniz ve kahve 🙂
img_3634

Tüm çekiştirmeler, yorumlamalar bitince günlük Cafe del Mar keyif saatleri için çıkıyoruz Gözen’den. Del Mar’daki teyze bana “sen hep gel güzel gülüşlü kızım, senden sonra dolu insan geliyor” dediği için daha da çok gitmek istiyorum, ya gerçekten öyle oluyorsa ayayyy, olsun ve kazansınlar, diye ve bir de asıl ben onun gülümsemesinden enerji alıyorum diye 🙂 Çok romantik oluverip de baymayayım arada ama ben bu enerji olayının karşılıklı olduğuna inanırım hep… 🙂
img_3639k

Öğle yemeği sonrası bizimkiler denize giriyor. Ben hafif kırık hissediyorum diye zorlamıyorum hiç kendimi, sahilde yayılıp, paçaları sıvayıp çakıllarla oynuyorum.
img_3657k

Akşam yemeği için aynı ekip Gravilya‘ya gidiyoruz. Bitez’de, yeşillikler içerisinde bir tatlı restoran Gravilya.
gravilya-01-gezidil

Üşüyene kadar biraz terasta kalalım istiyoruz. Menü istiyoruz; gelen bunlar 🙂 Bayılıyorum bu tip tatlı, sıra dışı hareketlere!..
img_3710k

Kırmızı şarap olarak, Mert’in tavsiyesi üzerine yöresel Vinbodrum’u deniyoruz ve seviyoruz 🙂
gravilya-03-gezidil

Şarabımızın keyfine varırken gözlerimle etrafı karıştırıyorum; gözüme çarpan her detayda daha da çok seviyorum burayı!
img_4210k

Ve yemekler geliyor sırayla 🙂
Zeytinyağlıların hepsi inanılmaz lezzetli (yaprak sarma favorim oldu ama kereviz de müthiş idi)!  “Lena Hanım’ın mücveri” nefis. Avokadolu kroket ve falafeli de beğendim. Arnavut ciğeri harika ötesi idi! Hellim patlıcan ve karides böreği de çok lezzetli. İstisnasız her yediğim omm ummm aman Tanrım, dedirtti!..
gravilya-02-gezidil

Yemek boyunca üzerimden ısrarla uzunca süre inmeyen tombilikle selfie denemelerim aşağıda 😀 Mekan sahibi burayı ilk devraldığında, tombiliği hamile sanmış ve aylar geçip de doğuran olmayınca anlamış durumu; bizimki azcık “şişko” sadece :)))
img_3753r

Ana yemeklerin bitimiyle beraber şaraplarımızı alıp içeri kaçıyoruz şömine kenarına.
img_3776k

Tatlı olarak ıspanaklı pasta ve tiramisu deniyoruz. İkisinin de harika olduğunu söylememe gerek yok artık sanırım 😀
img_3773k

Çok hafiiiiif çakır halde dönüyoruz Bodrum merkeze 🙂

Asıl hedefimiz Karpuz; Bate çıkıyor bu akşam. Saat 1’den önce çıkmayacağı için öncesinde Marina Yacht Club’a uzanıyoruz. Yumuşak yumuşak Chan Chan çalıyor, bir Buena Vista sever olarak nefis aslında ama modumuz o değil bu akşam, şarkıyı bitirip ayrılıyoruz. Biraz dolaşıyoruz (ki ben o sırada telefondaki arkadaşıma Bodrum emlak piyasası hakkında bilgi veriyorum sorusu üzerine o saatte; alkolün herkeste etkisi farklı işte 😛 ). Amaaan, diyoruz sonra, başka bir yerde mayışana kadar direk gidelim Karpuz’a, zaten yarım saat kalmış Bate’nin çıkmasına. Birer soda alıyoruz önden (hafif çakır olan kafam daha ileri gitmesin diye yapıyorum ben bu hareketi, diğerlerini bilmem 🙂 ). İki sohbet vs, çıkıyor Bate, yihuuu.
img_3791k
Sahnesi harbiden yıkılan bir çocuk bu ya, diyoruz ama 3 şarkı sonra farkediyoruz ki bizde enerji yok bu akşam :))) Neye niyet neye kısmet, otele dönelim diye birbirimize bakıp ayrılıyoruz.

Gün 4 (Cumartesi):
Bu manzaraya uyanılan gün nasıl olabilir ki? Heee yoooo 🙂
img_3798krr
Nilay’la terasta kahvaltı sonrası o bavulunu toplayıp çıkış yapıyor, ben de tabi ki her sabahki gibi yürüyüşe!
Rotam bu kez Kumbahçe tarafı. Oradaki sokakları keşfetmek istiyorum.
Sabahın bu saatlerinin sakinliğini seviyorum galiba…
img_3808k

Kumbahçe biraz daha yokuşlu. İçime sinemiyor arka sokaklar. Çok insan yok ara sokaklarda, eşlikçilerim yine kedi ve köpekler 🙂
img_3993

Yokuşları ine çıka sokakları tarayıp, o taraftaki limanın öncesindeki belediye-spor-aletleri alanına gidiyorum. Buradaki aletlerde yalnız değilim, 50 yaş civarı iki hemcinsim ve tahminen 60’lı yaşlarda bir abi de var.
img_3818k

Dönüşte Akkan Beach Hotel’deki Mert’e merhaba deyip, sahile, çakılların üstüne iniyorum. Ayakkabılar ele, ayaklara özgürlük diyerek otele suyla oynaya oynaya, çakıl taşı bakarak dönüyorum.

Duş sonrası günlük Cafe del Mar ziyaretimi bu kez bilgisayarımla yapıyorum. Sinem gelmeden bir iki iş halledivereyim denize nazır.
img_3833k

Nilay gitti, Sinem geliyor, evet 😀 Bodrum’da yaşayacak olursam, sırf gelip gidenle bile yalnız kalmayacağımı hissediyorum :)) Lise arkadaşım olur Sinem, bu gece de oda eşlikçim o olacak.

Bikinisinin üzerine hafif bir şeyler giymiş, şıpıdık terlikleriyle hoplaya zıplaya geliyor 😀 Bir de benim 4 gün önceki montlu girişimi düşünüyorum :))) 4 günde 4 mevsim, heyt!..
O hemen denize atıyor kendini, ben saçları yeni yıkamışım, az oturayım istiyorum. Sonrasında biraz güneşte keyif yapıp Marina’ya doğru yürüyoruz. Minik bir ölçü işim var (hi evet, minicik bir mesleki olay kattım araya 😛 ), Sinem de eşlik ediyor.
Dipnot: Hatunun elimdeki tüm Bodrum fotoğrafları ya biraz çıplak, ya da tepinerek gülünen türden şantajlık olduğu için, kendisini burada görüntülü ifşa edemiyorum 😛

Bodrum sokakları daha cıvıltılı bugün. Belli ki hafta sonu her yer gibi burası da daha dolu.
img_3853k
O sırada düşünüyoruz, keşke bu gördüğümüz insanların üzerinde çip olsa, tam zamanlı burada oturanlar yeşil yansa mesela, arada iş için gelenler sarı, turistler kırmızı falan 🙂 Ay neyse, gider gelir görürüm işte önümüzdeki aylarda diyerek Japonlar’a bir iş daha yüklemiyorum. Çocukken yapmalarını umduğum “küçülünce cebe girip istediğim yerde düğmesine basınca büyüyen kaydırak” vs olayına hala el atmış değiller nitekim 😛

Gün batımı keyfi bugün Churchill‘de (Cafe del Mar’ın hemen yanında).
bodrum-gunbatimi-gezidil

İstanbul’dan sevgili İzzet’ciğimin arkadaşı Defne de eşlik ediyor bize. Defne 4 yıldır Bodrum’da yaşıyor, hikayesini anlatıyor bize. Çok da mutlu görünüyor burada. Kaleye karşı kadeh kaldırıyoruz, keyfimiz yerinde mi ne! 😀
Gülücükler eşliğinde batıyor gün 🙂
img_3879k

Sinem’i akşam yemeği için arkadaşlarının yanına Bitez’e uğurlarken, Mert ekleniyor bize ve Defne’nin tavsiyesiyle Ox Burger‘e gidiyoruz. Daha önce de ayrı ayrı birçok arkadaşımdan duyduğum bu burgercinin denenme vakti geldi, tataaaam.
İçli köfte ile bile kırmızı şarap içen bir model olarak, burgerime eşlikçim pek tabi bir kadeh şarap 🙂
img_3883k

Yemek sonrası ayrılıyoruz, otele gidip dinlenmek istiyorum biraz. Burger nefisti ama çok aç olmayan mide hepsini bitireceğim diye zorlandı mı nedir? :S Tabağımdakini illa bitirme huyum okul öncesi anneanneme uzanıyor. Tabağınızdakini bitirmezseniz nişanlınızın suratı sivilceli olur, demişti 😀 Tabi o yaşta nişanlı ne demek bilmiyorum, sivilce desek hiç haberim yok ama kötü bi şey gibi hissedip zorla bitirmeye çalışırdım. Hayır bilse, sonradan herkes gibi ben de sivilcelendim, sonrasında da en çok aşık olduklarımdan suratı sıvama sivilce izi olan vardı :))) Neyse, şimdi korkum yok 😛 ama travmalaaar travmalar, diyorum 😀 ve yiyorum.

Gece yarısı olmadan Sinem dönünce dibimizdeki Kule Bar‘a uğramak farz oluyor.
kulebar
Mamma mia, içerisi ne büyükmüş burasının (hiç denk gelip de girmemiştim, hayır)! Ve ne kadar çok insan var! Bir de bolca sigara dumanı olunca 20 dakika falan durabiliyoruz galiba, dışarı kısmına geçiyoruz daha sonra -ki müzik sesi burada da daha az değil! Oh sonunda cıstak cıstak cıstak olmayan pop, rock etc. diye mutluyum ama mide biraz kötü ve uyku var. Sinem’de de durum benzer olunca dönüyoruz tıpış tıpış otelimize 🙂

Gün 5 (Pazar):
Bu sabah farklı bir şey yapıyorum. Sinem’le terasta kahvaltı sonrası hedefim Yalıçiftlik. Otele 10 dakika yürüme mesafesindeki otogara gidip, yarım saatte bir kalkan Yalıçiftlik dolmuşuna biniyorum ve 20-25 dakika yol sonrası 10:30’da Yalıçiftlik sahildeyim. Ne mi yapacağım? Çakıl taşı toplayacağım 😀 Merkezdekiler hep küçük. Dolmuş şoförü nerede ineceksiniz diye sorunca ben de ona soruyorum: “nerede ineyim? taş toplayacağım:)”. Hiç şaşırmadığına göre bunu ilk yapan ben değilim 🙂 Bir de güzel tarif ediyor, aynı yerden binersiniz dönüşte, diyerek beni uğurluyor.
Çakıl taşı cennetine hoşgeldiiiiim 😀
dsbr4015k
Benden başka 3 grup var sahilde. Piknik modunda bir anne-baba-çocuk, balık tutan iki genç, biraz uzakta yine balık tutan 2-3 kişi daha. Tekli grup sadece ben 🙂 Hop, sıvıyorum kolları ve arama tarama çalışmalarım başlıyor! Birkaç saat takıldığım süre boyunca birkaç grup daha geliyor, arada giden oluyor. En bombası, sonlara doğru gelen iki çocuk (genç adam, pardon). O sırada ben oturmuşum, taşları düzenliyorum, onlara sırtım dönük. Aralarındaki sohbet:
-Abi, bu arılar da ne ya, duramam ben burada.
-Bu insanlar nasıl oturuyor? Onlara niye gelmiyor arı?
-Ben şu bayana soracağım (o ben 😀 ).
-Ne soracaksın ya?
-Arı neden ona gelmiyor onu soracağım.
-Saçmalama oğlum. Hem yalnız mı bakalım önce anlayalım, rahatsız olmasın.
-Yalnız galiba. Sormayayım mı diyorsun?
-…
Neyse, vazgeçip gittiler sonra ama inceliklerine baya bir gülümsedim… 🙂

Birkaç saat sonra geçen dolmuşa binip merkeze dönüyorum. Amma çok toplamışım, kollarım koparak giriyorum otele. “Taş mı taşıdın da yoruldun bu kadar?” desin birisi de ben de “evet” diye cevap vereyim istiyorum pis pis hihi 😛 :))))

Dönüşte, denizden yeni çıkmış Sinem’e ekleniyorum hemen bikinimle. Ve cup deniz! 🙂 Su nefis!!! En son Eylül’de girdiğim halinden minik bir tık daha soğuk ama girilemeyecek gibi falan değil hiç. Biraz yüzüp çıkıyorum, otelin karşısından aldığım peştemali çakılların üzerine yayıp güneşe bırakıyorum kendimi 🙂
img_3965k
Hava buzken geldiğim için, bikiniyi bavula sadece laf olsun diye atmış olduğumdan, beraberinde gereken peştemal, havlu türevi bir şey yoktu pek tabi yanımda. 10 TL’ye hallediyorum olayı, bu mevsimde 50 TL isteyecek değil herhalde, diyorum 🙂

Otelde duş sonrası Sinem’in uçağı öncesinde Marina’da batırıyoruz bu kez güneşi.
Ve sonrasında ilk yalnız kaldığım bu akşamda, bilgisayarımla el ele tutuşup Kırçiçeği‘ne oturuyoruz 🙂
img_3977k
Saç ıslak kalmasa iyiydi güneş gittikten sonra diyerek beliren hafif kırgın hali çorbayla tedavi etme niyetindeyim. Arada da minik bir çizim var halletmem gereken.

Çok geç kalmadan otele dönüp taş ayıklamaya girişiyorum. Torba torba taşın ne kadarı gidecek, şekilsizcelerden vazgeçiyorum, diğerlerini torbalara bölüp bavul içi organizasyon yapıyorum. Arada da nefis balkonumdan dışarıya bakıp “oh 🙂 ” diyorum mutlu mutlu.

Gün 6 (Pazartesi):
Son gün bugün ama yoo, hiç hüzünlü değilim. Sonuçta yakında tekrar geleceğimi biliyorum 🙂
Kahvaltı sonrası önce Marina yukarılarındaki eve gidip, ölçüm işimi tamamlıyorum. Sonrasında planda Kale‘yi gezmek var. Bodrum’a her seferinde 3-4 günlük deniz tatili için gelince, Kale’yi bir kez bile gezmişliğim olmadı, durumdan utanıp, kendisini hemen plana yerleştiriyorum.
img_4070k
O sırada Şule mesaj atıyor. Şule de 1.5 senedir Bodrum’da yaşıyor. İstanbul’u terk edeliyse daha uzun zaman oldu, Bodrum öncesi birkaç yıl da Cunda’da yaşadı. Yeni kitabı çıktı taze taze, aramızda küçük bir imza töreni düzenleyeceğiz 😀 Öncesinde Kale’de buluşup beraber geziyoruz.
Ben süresi geçmiş olan Müzekart‘ımı atıp yeni kart alıyorum. Onu alırken (+) olanı almanızı tavsiye ederim, 10 TL farkla bir müzeye dilediğiniz kadar gir-çık yapabiliyorsunuz, hem de İstanbul Modern ve Pera Müzesi’ne senelik birer defa bedava giriş hakkı gibi bonusları var.

Müze bahçesindeki dükkanlar kapalı sezondan dolayı ama kahve içmek için bir cafe mevcut idi (hoş gerçi Sinem bir gün önceki ziyaretinde kapalı olduğunu söylemişti, en iyisi siz yanınızda su ile gidin 🙂 ).
img_4068k
Öğlen 12-13 arası bazı salonlar kapalı (sanırım bu da sezondan dolayı az insan çalışması ile ilgili) ama çok dert etmiyoruz, her geldiğimizde birazını gezeriz, Müzekart(+)larımız elimizde, heyt 😀

Amphoraları seyrediyoruz önce biraz.
amphoralar-gezidil
Bilmeyenler için amphora: kilden yapılmış, iki kulplu, sivri dipli testi (müzeden aldım tanımı canlı canlı). Antik devir ticaretinde şarap, zeytnyağı, kuru gıda maddeleri taşınmasında ve depolanmasında kullanılıyorlarmış.

Turist-pozu olmadan kale mi gezilirmiş! Kalede çalgı çengi :))
img_4247

Bodrum’u kuş bakışı seyrederek tırmanıyoruz merdivenlerden.
img_4119k

Kale dibi nefis görünüyor yukarıdan!
img_4117k

Yılanlı Kule, Zindan, vs.de biraz takıldıktan sonra, saat dolayısıyla kapalı olan salonları detaylı gezme işini bir sonraki sefere bırakarak çıkıyoruz. Çıkışta yine bir İstanbul’lu arkadaşım var limandaki cafede (yakında herkescikler Bodrum’a mı taşınacak nedir?:)))  5 dakika yanlarına uğrayıp, La Pasion’a doğru yürüyoruz.

Süper sempatik, zarif ruhlu bir İspanyol La Pasion 🙂 Tüm detaylarda bunu hissettiriyor. Öğlenleri fiks menü var; hepsi birbirinden leziz çorba, asma yaprağında levrek ve tatlı için kişi başı toplam 19 TL verdik! Kahve de ikram 🙂
img_4248

Yemek sonrası Şule büyük emekler sonunda geçtiğimiz günlerde yayınlanan kitabını imzalıyor bana: “Yeni Bir Dünya Mümkün“.
suleilekitapppp

Tekrar görüşene kadar sevgiyle kal, aşkla kal Bodrum! 🙂
img_4161

 

 

 

Günübirlik GLASGOW

İskoçya’nın en büyük kenti Glasgow. Turistik açıdan çok cazip bir şehir diyemeyeceğim (Edinburgh gibi, sokaklarında dolanırken “ayayayyyy çok güzeeel, hiiiii nefiiis” gibisinden sesler çıkarttırmıyor insana) ve fakat yine de sempatik 🙂 Daha “büyük şehir” hissi var. Edinburgh’da kalırken sabah gidip akşam döndük ve tam dozunda yetti bize – şehri şöyle bir görmek, biraz alışveriş ve biraz da keyif yapmak için. Araya birkaç müze karıştırmak isterseniz de yine de yeter.

Hafta içi sabahları her 20 dakikada bir tren var Edinburgh’dan Glasgow Queen Station’a (ki bizim gibi günübirlik giderseniz Main Station’ı pas geçip direk Queen Station’a gitmenizi tavsiye edeceğim; şehrin en civcivli yerinde inmiş oluyorsunuz). Edinburgh’da ilk durak olan Waverley Station’dan bindik trene; oteldeki tatlı resepsiyonist teyze bize daha yakın olan Hay Station ikinci durak olduğu için yoğun saatlerde yer kalmayabileceğini söyleyince onu dinleyelim, dedik. Hoş gerçi hiç kalabalık değildi tren ama daha popüler saate denk gelen olursa ben söylemiş olayım 🙂

Bilet fiyatları güne ve saate göre değişebiliyor; biz gidiş-dönüş üç kişilik grup bileti için toplam 25 pound ödedik.
img_1677

Trende ücretsiz internet var. Harika çalışmıyor ama harita download etmeme falan yetti.

50 dakika sürüyor yol. Bunun 20 dakikasını makyaja ayıran çapraz koltuk komşum aşağıda 😛Processed with Snapseed.

İstasyondan çıkınca gayet kalabalık George Square‘desiniz. Biz (geri gelmek üzere) buradan sola dönüp, biraz yürüyüp bir arka paralel olan Cathedral Street‘e geçtik – katedralden başlayalım turumuza, dedik 🙂 Sağlı sollu kuru üniversite binalarıyla bayağı sıkıcı görüntülü bir cadde bu :\

img_0407k
Cathedral Street (Katedral Caddesi)

Katedrali görünce gözümüz gönlümüz hoş olup içimiz açılmaya başladı 🙂
glasgow-cathedral-photo-by-gezidil
7.yy’da Strathclyde Britanya Krallığı’nın ilk piskoposu olan Aziz Mungo’nun burada gömülü olduğu söyleniyor. Tahmini 12.yy sonlarında buraya katedral yapımına başlanmasının sebebi de bu. High Kirk of Glasgow ve St.Mungo’s Cathedral olarak da bilinen Glasgow Cathedral, günümüzde işlevini devam ettiren bir kilise.
Giriş ücretsiz.
Ziyarete açık olduğu saatler:
Ekim-Mart: Pazartesi-Cumartesi 10:00-16:00, Pazar 13:00-16.00.
Nisan-Eylül: Pazartesi-Cumartesi 9:30-17:30, Pazar 13:00-17:00.
glasgow-cathedral-photo2-by-gezidil

Katedral ziyaretimiz sonrasında Castle Street‘den aşağı yürüdük, ileride ad değiştirip High Street oluyor bu cadde. Aşağıdaki muhteşem duvar buradan!
glasgow-streetart-01-photo-by-gezidil
Ressamı: Smug diye de bilinen Sam Bates- Glasgow’da yaşayan Avustralyalı bir graffiti sanatçısı. Tasvir edilen de, öğrenciler tarafından taşlanarak yere düşüp hareketsiz kalan kuşu yerden alıp seven (Aziz) Mungo hikayesi. Öldü diye düşünülen kuş bunun üzerine uçuyor ve bunu gören halk olayı “mucize” olarak adlandırıyor.

George Street‘e dönünce cıvıltı başladı yavaştan. Hem insan cıvıltısı, hem de annemin demesiyle “oh bizim güzel binalar başladı” :))
img_0439r

Ve bundan sonrasının çoğunluğu alışveriş, etraf seyir, kahve ve yemek oldu bizim için 🙂 Dedim ya, çok turistik bir yer değil Glasgow. Queen Street, Argyl Street arşınlandıktan sonra St.Enoch Alışveriş Merkezi de şöyle bir turlanıp temiz, güzel tuvaletlerinde ihtiyaç molası verildi. En sevdiğimiz caddesi yemek sonrası girdiğimiz Buchanan Street oldu; zaten en hareketlisi de bu galiba. Üzerinde Michael Kors, The North Face, vs mağazalar ve cafeler var; trafiğe kapalı bir cadde.Processed with Snapseed.

Cadde üzerindeki Starbucks’da cadde seyirli bir kahve molası verildi. Gözüme takılan en bomba ikili aşağıda 🙂Processed with Snapseed.

Caddede yürürken kafanızı sağdaki soldaki küçük sokaklara uzatmayı da atlamayın, aşağıdaki gibi tatlı görüntülerle karşılaşabiliyorsunuz 🙂Processed with Snapseed.

Buchanan Galleries, Sauchiehall Street ve civarı da arşınlandıktan sonra kısa bir yemek molası verilip 20:00 treniyle dönüldü Edinburgh’mıza 🙂

Detaylı rehber olarak kullanabileceğiniz EDINBURGH gezi yazım için lütfen tıklayın.

Başka gezilerde görüşmek üzere 🙂

 

Queensferry, İskoçya

Queensferry  Edinburgh’nın 13 km batısında, Forth nehri kıyısında, Forth Otoyol Köprüsü ile Forth Demiryolu Köprüsü arasında konumlanmış, mini mini bir kasaba. North Queensferry’den (Kuzey Queensferry’den) ayırmak için South Queensferry (Güney Queensferry) de deniyor.
queensferry-harita-gezidil

Her iki kasaba da ismini 11.yy’da Kraliçe Margaret’in (Queen Margaret)  kurdurttuğu feribot (ferry) servisinden alıyor. 1964’de otoyol köprüsünün yapılmasına kadar kullanılmış feribot.

queensferry02-photo-by-gezidil

Edinburgh, Shandwick Place’deki otelimizin önünden kalkan otobüsle yaklaşık 20 dakika sürdü gelmemiz. Aslında 40a numaralı otobüs direk kasabanın içine gidiyor ve fakat biz biraz boş bulunup Forth Road Bridge’e (Forth Otoyol Köprüsü’ne) varmadan çok az önce yol üstünde bırakan X55’e bindik. İndiğiniz yerde karşıya geçip bir 5 dakika yürüyorsunuz, dedi şoför. Dedi ama aşağı inişi bulana kadar 40 takla atacağımızı bilemedik :))

img_5591k
Otobüsten bu köprünün biraz gerisinde indik; kasaba fotoğrafın sağ tarafında altta kalıyor

Alt geçitten yolun öbür tarafına geçmeyi becerdik kolayca da sonrasında aşağı inişi bulamadık bir türlü. Nihayet ileri geri yürüyerek soracak bir iki amca bulduk da bizden gizlenen alt geçit inişini yakaladık; köprünün hemen başlangıcında imiş 😛

Aşağı inip yönümüzü kasabaya doğru çevirerek Morrison Gardens Sokağı’na saptık ve iki-üç katlı konutların arasından yürüdük kısa bir süre. Es kaza hapşursak, kasabada deprem etkisi yaratabilirdik, o denli sessiz 🙂 Arada scooter ile evine dönmüş bir ufaklık ve yürüyen bir başkasını gördük hayat belirtisi olarak 🙂
img_5595k

Yürüdüğümüz yolu dik kesen The Loan’a gelince karşımıza çıkan kilise Queensferry Bölge Kilisesi.
img_5598r
Burdan sola, nehre doğru ilerledik.

Kasabada ortalama yaşı 80 gibi saptadık 😀 Tatlı tatlı gülümseyen bir dolu pamuk nine & pamuk dede dolu sokaklar 🙂
queensferry01-photo-by-gezidil

Kahve molası için High Street üzerindeki Jitter Bean Cafe‘ye oturduk.
jitterbeancafe3
İki tatlı genç kadın tarafından işletilen cafede direk evde gibi hissediyorsunuz kendinizi. Merhaba demek için gözünüzü kollayan sempatik dede ve nineler yine etrafta 🙂
Ev yapımı tartlarından da aldık ortaya. İskoçya’daki bu 3.günümüzde, her şeyin yanında servis edilen tereyağına alıştık artık 😉
jitterbeancafe4

Aynı caddede karşı sırada, karıştıracak bir ev dekorasyon mağazası bulduk burada da kendimize :))
queensferry-interiors

Yine aynı caddedeki Black Castle, Queensferry’nin en eski tarihli binası; yapım yılı 1626.
queensferry03-photo-by-gezidil

High Street’den nehir tarafında sağa doğru baktığınızda görünen Forth Demiryolu Köprüsü‘nün yapımına 1883’de başlanmış, 7 yıl sürmüş tamamlanması.
img_5590kr

Mini turumuz sonrası Priory Kilisesi karşısındaki duraktan 40a numaralı otobüse binip döndük Edinburgh’ya. Tek yön 3.30 pound/kişi.

img_5635kr
Pamuk nine ve dedelerin yanında ufak çocuklu genç kadınlar da gördük arada 🙂

* Detaylı rehber olarak kullanabileceğiniz EDINBURGH gezi yazım için lütfen tıklayın.

Başka gezilerde görüşmek üzere 🙂

EDINBURGH

birlesik-krallik-harita
5 gece Edinburgh kalmalı, Edinburgh-Glasgow-Highlands turumuz 11.Eylül Pazar sabahı THY’nin 7:20’de İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan kalkan uçağı ile başladı. Yaklaşık 4 saat uçuş sonrası indiğimiz havaalanında süper sempatik bir İskoç pasaport görevlisi tarafından karşılanarak dakika birden nefis bir enerjiyle başladık gezimize! 🙂 Pasaport, bavullar vs derken Edinburgh saati ile 10:20 gibi (Türkiye saati ile 12:20) çıktık havaalanından. Binadan çıkar çıkmaz sola dönüp 3-5 adım attığınızda Airlink otobüslerini göreceksiniz durakta. Bilet satın alıp hangi otobüse bineceğinizle ilgili yönlendirebilecek görevlinin olduğu kulübe var durağın hemen yanında. Durakları gösteren ufak bir harita da veriyor görevli. Tek yön merkeze gidiş 4.5 pound/kişi. Gidiş-dönüş alırsanız 7.5 pound; biz dönerken karar verelim diye almadık dönüşü. Trafik durumuna göre 20-30 dakika sürüyor yol.
airlink-harita-gezidil

İskoçya’nın 1437 yılından beri başkenti Edinburgh. Glasgow’dan sonra da ülkenin ikinci büyük kenti.
edinburgh-13-photo-by-gezidil-r

Edinburgh yazılıp “Edinbra” diye okunuyor kendisi. Gittim, geldim, hala da tam alışabildim mi emin değilim bu telaffuza :))

KONAKLAMA:
Edinburgh yaya olarak gezilesi bir şehir o yüzden tavsiyem “merkezde kalın” 😉
Royal Mile’ı (kaleden başlayıp Castlehill, Lawnmarket, High Street, Canongate olarak devam eden cadde) Old Town (eski şehir) merkezi, Princes Caddesi’ni de New Town (yeni şehir) merkezi gibi düşünerek, bu ikisine yakın olmaya çalışın. Biz Princes Street’in batı ucunda (yani kalenin hemen batısında) Shandwick Place’de bir otelde kaldık. Lokasyon olarak şiddetle tavsiye ederim; bir kolumuz yeni şehir, bir kolumuz eski şehir idi. Waverley Station’a yakın bir yerde kalırsanız da Glasgow’a vs giden trenin ilk istasyonuna yakın olması açısından pratik olabilir böyle bir günübirlik gezi düşünüyorsanız.
citycentremap-ed

ŞEHİR İÇİ ULAŞIM:
Bol bol yürümeye hazırlıklı olun, diye tekrar edeyim 🙂 Edinburgh yürümek isteyeceğiniz bir şehir gerçekten. Kaldığımız süre içerisinde şehir içi ulaşımda ful yürüdük biz; sadece 20 dakika mesafedeki Queensferry’ye gitmek için otelin önünden otobüse bindik. Biletleri direk otobüste satın alabiliyorsunuz, tabi bunun için bozuk para bulundurmak pratik olacaktır.

GEZMEYE NEREDEN BAŞLAMALI:
Ben nereye gidersem gideyim, önce en civcivli caddesinde, sokaklarında bir yürüyeyim, isterim; şehri şöyle bir hissedeyim. Sonrasında planda ne varsa bakılır. Edinburgh için bu başlangıç noktası bence kesinlikle Royal Mile.Processed with Snapseed.

Royal Mile (Kraliyet Yolu), Edinburgh Kalesi’nden başlayıp, Holyroodhouse Sarayı’na kadar devam eden yaklaşık 1.5 km uzunluğundaki caddeye deniyor. Ve fakat haritanızda “Royal Mile” diye bir cadde aramayın, 4 ayrı isimdeki caddenin birleşiminden oluşuyor aslen: Castlehill, Lawnmarket, High Street ve Canongate. 16.yy’da bu işlek cadde Royal Mile ismiyle bilinmeye başlamış çünkü burası kaleden Holyrood’a giden kraliyet ailesinin kullandığı yol imiş.

royal-mile-map-gezidil

Kalenin yamacından yürüyerek Lawnmarket’tan Royal Mile’a attık biz ilk gün kendimizi ilk iş olarak.
vlrs4038

img_9829k

Bu Royal Mile’a her gün bir uğranacak muhtemelen zaten, o yüzden panik yok, üstündeki her şeyi aynı günde halletmeye çalışıp stres olmayın 🙂 zira gerçekten çok şey var görecek üstünde.
edinburgh-26-photo-by-gezidil

Biz bir boy yürüyüp öğle yemeği için bir pub seçip oturduk.
img_9740

İlk yemek için illa İskoç İskoç bir şey denenecek pek tabi 🙂 Haggis, geleneksel yemeklerinden bir tanesi. Kuzunun kalp, ciğer gibi iç organlarından yapılan bir yemek. Geleneksel yapımı: bu iç organlar üç saat kaynatıldıktan sonra yağı ayıklanıp, geriye kalan bölüm ezilerek kıyma haline getiriliyor; yulaf ezmesi, soğan, mevsim sebzeleri, baharat ve salça eklenip karışımın tamamı kuzu işkembesine (veya modern çağda artık genelde yapay keseye) dolduruluyor. Doldurulmuş torba birkaç saat ağır ateşte pişiriliyor ve sıcak sıcak masaya getiriliyor. Geleneksel olarak neep ve tattie (patates ve şalgam ezmesi) ile servis edilir diyordu okuduğum yerlerde ve fakat bizimkinin yanında havuç ve brokoli vardı 🙂
img_9746kr-k

Şansımıza senede 1 gün kutlanan bir gösteriye denk geldik: “Riding of the Marches”. Royal Mile’ın bir bölümünde araç trafiği kesilip, bando takımları ve atlılarla şenlendi cadde. Processed with Snapseed.
1513 Flodden Savaşı’nın ardından, şehirdeki düzeni korumakla görevli bando takımının şehre üzücü yenilgi haberiyle dönüşünün canlandırılması imiş izlediğimiz gösteri.edinburgh-07-photo-by-gezidil
Tarihteki ilk kayıtlı “Riding of the Marches” geçiti 31 Ekim 1579’da imiş. 1583’e kadar düzenli olarak Ekim sonu Halloween’de (Cadılar Bayramı’nda) yapılmış. Sonraki 21 yıl 4 Aralık’ta yapılmış. Devamında 1718’e kadar yine Halloween’de yapılmaya başlanmış. 1946’da savaşın bitişini ve barışı kutlamak için özel bir geçit yapılmış. 2009’dan bu yana da her yıl Eylül ayında yapılıyormuş.Processed with Snapseed.

Processed with Snapseed.

Kaleden başlayarak Royal Mile üzerinde görülecek yerleri sırayla anlatayım ben, siz hangisini ne gün yaparsınız seçersiniz 🙂

Edinburgh Castle
(Edinburgh Kalesi) ile başlıyorum ve fakat aslında biz kaleye ikinci gün girdik; girince birkaç saat kalacağımızı göz önünde bulundurup ilk gün ful sokaklarda olmak istedik. Şehrin ne tarafına giderseniz gidin görüyorsunuz zaten kaleyi, 2./3. güne bıraksanız da atlamazsınız 🙂
img_9729k

Her gün saat 9:30’da açılıyor.  1.Nisan-30.Eylül arası kapanış 18:00 (son giriş 17:00), 1.Ekim-31.Mart arası kapanış 17:00 (son giriş 16:00). 25-26 Aralık’ta kapalı, 1.Ocak’ta 11:00-17:00 arası açık. Giriş ücreti yetişkin 16.50 pound; 60 yaş üstü 13.20 pound; 5-15 yaş arası çocuklar 9.90 pound; 5 yaş altı çocuklar için giriş ücretsiz.

img_5522kk-r
Kaleye ilk olarak Gate House isimli kapıdan giriyorsunuz. İçeride kale avlusu var. Buradan da Portcullis Gate (Portcullis Kapısı) ile devam ediyorsunuz içeriye.

edinburgh-kale-6-photo-by-gezidil
anne & baba 🙂

Argle Battery bölümü, Portcullis Kapısı’ndan geçtikten sonraki bölüm. Yan yana duran 6 adet top var. Bakalım nereye çevrili ucu diye bir bakış attım birinin üzerinden 😉
edinburgh-kale-2-photo-by-gezidil

Kale içerisindeki diğer bazı bölümler:
One O’clock Gun:
Pazar günleri hariç her gün öğlen saat 1’de top atışı var. 1861 yılına dayanıyor geçmişi; denizcilerin saatlerini ayarlayabilmeleri için yapılan bir şeymiş bu ateşleme.
National War Museum
(Ulusal Savaş Müzesi): İskoçya’nın geçirdiği savaşların hikayesini anlatan bir müze. Biz çok kısa bir girip çıktık sadece.
Governor’s House: Eskiden kale komutanı/yöneticisi kalırmış. Halka açık değil.
Half-Moon Battery: Kalenin doğu tarafında, ana girişin üstünde yer alıyor. Günümüzde burada bulunan toplar, 1810 Napolyon Savaşları sırasında yapılmış.
Mon’s Meg: 6.6 ton ağırlığındaki top, 1457’de II.James’e, karısı tarafından akrabası olan Burgundy Dükü Philip’in armağanı imiş.
St.Margaret’s Chapel: 1130 yılında I.David tarafından yaptırılıp annesi kraliçe Margaret’e adanıyor. Bugün evlilik ve vaftiz törenlerinin gözde mekanı.
Royal Palace: İskoçya’nın kraliyet mücevherlerine ev sahipliği yapıyor. 1.doğumgününde kral ilan edilen James VI burada doğmuş.

Processed with Snapseed.

Kaleyi terk etmeden önce, girişin solundaki duvarda yer alan küçük bronz çeşme Witches Well; 1479-1722 yılları arasında cadı olduğu söylenen kadınların kazığa bağlanarak yakıldığı yer. Cadı olarak damgalanan kadınlar, elleri ayaklarına bağlanarak (ve genelde de üzerlerine ağırlık konulup) şimdiki Princes Street Gardens’ın olduğu yerdeki suya atılıyorlarmuş, dibe çöküp boğulurlarsa masum oldukları anlaşılıyormuş, yüzeyde kalırlarsa cadı olduklarına kanaat getirilip yakılıyorlarmış. Yani cadı olarak damgalandıktan sonra uçarı kaçarı yok, final ölüm.

The Scotch Whiskey Experience:
Kale çıkışında hemen sağda.Viskinin yapılışı ve tarihi ile ilgili görsel-işitsel tur sonunda viski tadımı yapıyorsunuz. 3-4 tip bilet mevcut; biz 50 dakikalık olan Silver turu seçtik babamla; yetişkin 14.50 pound, 60 yaş üstü 12.50 pound. Anne viski hikayesi yerine civardaki ufak mağazalarda dolanmayı seçti 🙂
Varil şeklinde iki kişilik oturma ünitelerine yerleşiyorsunuz sırayla. Her varil için dil seçeneği soruyorlar (Türkçe seçeneği yok, hayır), sizin varil dönerek hareket edince bir sonraki varil grubunu oturtuyorlar. Yol boyunca görsel ve işitsel anlatım var viski hakkında.
edinburgh-14-photo-by-gezidil

Ekipteki tüm varil grupları turu bitirince, topluca bir diğer odaya geçip, viski yapımında kullanılan arpa vb. malzemeleri görüp dokunabiliyorsunuz.
swe-gezidil

Tur sonundaki viski tadımı için U şeklinde bir masaya oturuyorsunuz. İskoçya’nın 4 bölgesinde üretilen viskiler konusunda bilgi veriyor önce rehber. Elinizdeki kartta da 4 bölge için 4 ayrı koku mevcut. Hepsi konusunda bilgilendirme yaptıktan sonra sıra tadıma geliyor, hangi bölgeninkini tatmak istiyorsanız, boş bardağınızı o renkli yuvarlağın üzerine koyuyorsunuz. (Bardak sizinle gelecek eve sonrasında, iyi davranın 😛 ). Ben Highlands viskisi tattım, babam Speyside bölgesi viskisini denedi. Benimki fena değildi, babamınkinden yarım yudum alabildim, bu viski olayı bana biraz sert zaten sanki 🙂
swe-viskitadim-gezidil

Tadım sonrasında hep beraber bir odaya geçip bir dolu malt ve harman viskileri görüyoruz şişeler içerisinde camekanların arkasında. İsteyen daha sonra mağaza bölümünden satın alım yapabiliyor.
swe-whiskeybottles

Camera Obscura and World of Illusions:
Biz buraya girmedik. Bir dizi mercek ve prizma ile kentin canlı görüntüsünü ekrana yansıyormuş. Mevsime göre sabah 9-10 gibi açılıyor, kapanış da 18-21 arası. Giriş ücretli.

Gladstone’s Land:
17.yy’da zengin bir tüccarın evi imiş. Girdiğinizde ilk olarak hediyelik eşya vs satılan dükkan bölümü var.
img_9832k

Hediyelik eşya konusunda hiç acele etmenize gerek yok bu arada, Old Town’un her köşesinde bool bol yer göreceksiniz bunun için. Yün/kaşmir atkı ve tereyağlı bisküvi en çok satılanlar.
Bir de erkeklere kilt var ilgilenirseniz. Tabi iğnesi, dize kadar yün çorabı, bele takılan çanta/torbası ile beraber 🙂
img_5362k
Günümüzde düğün, vb özel günlerde giyilen bu etekler aile/klan ilişkilerini de gösteren bir statü sembolü aynı zamanda. Her aile/klanın farklı bir kumaş deseni varmış.

Writers’ Museum:
Ünlü İskoç yazarların (Robert Burns, Sir Walter Scott ve Robert Louis Stevenson) el yazmaları ve kişisel eşyaları görülebiliyor. Giriş ücretsiz. Biz es geçtik. Lady Stair’s House binasında müze. Lady Stairs Close’da.

Close (geçit) demişken.. Royal Mile üzerinde ilk dikkatimizi çeken şeylerden bir tanesi de bu geçitler oldu. Adım başı var denebilir. Arkadan ne çıkacak diye hepsine kafasını uzatası geliyor insanın 🙂
closes-royalmile

St.Giles Kilisesi:
Protestan reformcu John Knox’un görev aldığı kilise. Giriş ücretsiz.Processed with Snapseed.

Kilisenin hemen yanıbaşındaki Parliament Square’de yerde Arnavut kaldırım taşlarından yapılmış bir kalp şekli göreceksiniz; Heart of Midlothian deniyor buna. 1817’de yıkılan eski paralı geçiş alanının olduğu yermiş bu nokta. Aynı zamanda hapishane, idam yeri ve idari merkez imiş burası. Mahkumlar serbest bırakıldıklarında bu noktadaki kapı eşiğine tükürerek işaretlerini bırakırlarmış. Bugün de insanlar bu kalbe “iyi şans” için tükürüyorlar.
img_5740k

St.Giles Kilisesi ile High Street arasında yer alan mahkemelerin girişi Mercat Cross. 14.yy’da buraya dikilen ilk haç, pazar yerinin merkezini gösteriyormuş ve halka yapılan kraliyet duyuruları için de bir bölüm varmış. Burası aynı zamanda idamların yapıldığı alanmış. 1756 yılında dikilen bugünkü haç, Old Town yürüyüş turlarının başlangıç noktası.

Cockburn Street:
High Street’ten Waverley Bridge’e doğru uzanan ufak, tatlı bir sokak.
Ivır zıvır ev aksesuarları karıştırmayı seven varsa aşağıdaki mağazayı not etsin 😉
cockburnstreet

Museum of Childhood (Çocukluk Müzesi):
Geçmiş zamandan çocuğa dair birçok şey var: oyuncaklar, oyunlar, çocuk kıyafetleri, vs.
Pazartesi-Cumartesi 10:00-17:00, Pazar günleri 12:00-17:00 arası açık. Giriş ücretsiz.

Royal Mile’ın St Mary’s Street ile kesiştiği noktada yol Canongate adını alıyor. Burası, eski Edinburgh kasabası ile Canongate denilen komşu kasabanın sınırıymış. Canongate’de Holyrood Sarayı’na hizmet eden kraliyet mahkemesi üyeleri ve aristokratlar yaşıyormuş. İki kasaba 1856 yılında birleşmiş.

Canongate Tolbooth:
Tarihi 1591’e dayanan yapı, geçiş ücretinin alındığı yer olmasının yanı sıra, mahkeme ve meclis binası olarak da hizmet veriyormuş.
img_9762k

Museum of Edinburgh (Edinburgh Müzesi):
Tolbooth’un karşısında yer alan müzede yerel tarihi sergiler var. Giriş ücretsiz.
Müzenin simgesi olan tahtırevan, bir zamanlar soyluların gözde ulaşım araçlarından biriymiş. 18.yy’da tahtırevanlar kentte bugünün taksileri gibi hizmet veriyormuş.
img_5260-k

Holyroodhouse Sarayı:
Kraliyet ailesinin İskoçya’daki resmi konutu. Her gün 9:30-18:00 arası ziyarete açık; kraliyet ailesi konutta iken ziyarete kapalı. Giriş ücretli.

Arthur’s Seat:
Edinburgh’yı tepeden gören bir volkanik tepe. Tepeye ulaşmak için bayağı bir yol yürümek gerektiğinden ve şehri tepeden görmek yerine enerjimizi ve vaktimizi sokaklara harcamak istediğimizden çıkmadık biz.

Old Town’a devam………
GRASSMARKET:
edinburgh-16-photo-by-gezidil
Edinburgh Kalesi’nin güney tarafındaki bu alan, 1477’den bu yana çiftçilerin pazar yeri olmasının yanı sıra bir zamanlar idamlara da sahne oluyormuş.

img_5482k
1600’lü yıllarda idam edilenlerin anısına yapılan anıt

Greyfriar’s Kirk:
Haftaiçi 10:30-16:30 arası halka açık. Pazarları saat 11’de pazar ayini var, 12:30-13:30 arası da Gaelic ayini.
Kilise 1620 yılında kurulmuş (reformdan sonra açılan ilk kilise). Oliver Cromwell’in kenti ele geçirdiği 1650’ler boyunca kışla olarak kullanılmış. 1845’de yaşanan yangında büyük zarar görmüş ve 1938 yılında restore edilerek bugün gördüğümüz haline kavuşmuş.
Bahçesi 1562’den beri mezarlık olarak kullanılmakta. Zamanında Grassmarket’ta asılanların çoğu buraya gömülmüş.
img_9887rk

Greyfriar’s Bobby:
Ölen sahibi John Gray’i, 2 yaşından 16 yaşındaki kendi ölümüne kadar mezarı başında beklemesiyle ünlenmiş Skye Terrier. 1858 yılında sahibi ölünce, Bobby kiliseye kadar cenaze kortejini takip etmiş ve sonraki 14 yılda sadece yakındaki bir yerde yemek yemenin dışında mezarın başından ayrılmamış. Ölünce kilisenin mezarlığına gömülen, sevgi ve sadakati ile Edinburgh şehrinin simgesi haline gelen köpeğin ölümünün ertesi yılında, anısını yaşatmak için bir heykel ve çeşme yapılmış.Processed with Snapseed.

Hazır bu civarda iken bir turist olarak George IV Bridge üzerindeki The Elephant House‘da bir kahve içmeyi atlamayın 😉 J.K.Rowling’in Harry Potter’ı yazdığı cafe olması ile ünlü.
edinburgh-18-photo-gezidil

National Museum of Scotland (İskoçya Ulusal Müzesi):
Her gün 10:00-17:00 arası açık. Giriş ücretsiz.
İlk girişte “The Millennium Clock” (Milenyum Saati) ile karşılanıyorsunuz. 20.yy insanının acı çekmesini anlatan kule heykel. En alt bölümde renkli bir Mısır maymunu, eski bir ruhu hapsetmiş olan tekerlek ve dişlileri çeviriyor. Orta kısımda zaman, ilerleme, savaş, politika, inanç ve hayal kırıklığının tekerlerinde kapsolmuş insanoğlu tasvir ediliyor. Lenin, Stalin ve Hitler figürlerinin üzerinde sallanan sarkaç, dışbükey bir ayna ile ölüm figürünü destekliyor. Çan kulesindeki ayin ile hayat ve ölüm çemberi sembolize ediliyor. Kulenin tepesindeki Pieta (ölmüş İsa’yı kucağında taşıyan Meryem figürü), insanlık için yas tutma ve merhameti sembolize ediyor.
mt-edinburgh

Dünya üzerindeki jeolojik değişimlerin kaya ve fosil sergileriyle anlatıldığı 3-4 milyar yıl öncesi de var müzede, İskoç tarihinden kesitler sunan parçalar da.
Ben zürafa, fil vs hayvan maketlerini dikizlerken annem 5 duyu kontrolünde idi 🙂
nm-edinburgh

Çocuklar için olan odaya bayıldım! Çok eğlenceli, öğretici, yaratıcı aktivitelerle dolu.
natmus-cocukalani

img_9936k
National Museum penceresinden sokak görünümü

Victoria Street:
img_9940k

Bir öğle yemeğini Victoria Street üzerindeki  Maison Bleue’da yedik; sempatik dekorasyonlu bir mekan olmakla beraber yemeklerini öneremeyeceğim. Annemin istediği makarna vıcık vıcık yağlı idi, babamın tavuğu da keza öyle. Ben kuzu burger yedim, o OK idi ve fakat yanındaki patates kızartmasının üzerinde bir haftalık tuz ihtiyacım vardı 🙂 Menü yeni değişmiş dedi süper şeker garsonumuz; keşke değişmeseydi diyesim geldi. Arada bir İskoç birası daha denenmiş oldu: Innis & Gunn; ben sevdim.
mb-edinburgh
Dipnot: Edinburgh’da bu ve birçok restoran öğlen 12:00’de açılıyor.

NEW TOWN (Yeni Şehir):
Edinburgh’da şehre yapılan göçler ile artan nüfus 18.yy’da sağlıksız yaşam koşullarına sebep olmuş. Old Town (Eski Şehir) bölgesinin yerleşim alanı ve kanalizasyonları ihtiyacı karşılayacak kapasitede değilmiş. Yeni bir yerleşim alanı planlamak şart olmuş ve nihayet 1766 yılında proje hazırlanmış. İlk inşa edilen binalar, biraz gelişigüzel yapılmış ama 1782 itibarıyla New Town bölgesi daha planlı bir şekilde genişlemeye başlamış. Bugün New Town sokakları, George dönemi mimarisinin güzel örnekleri ile dolu.
edinburgh-29-photo-by-gezidil

Princes Street:
Londra’nın Oxford Caddesi’ne benzetilen cadde bence Oxford Street’ten daha iç açıcı 🙂 Bir tarafında Oxford Street’dekilere benzer mağazalar (Primark, Marks & Spencer, vs) var iken diğer tarafında boylu boyunca uzanan park (Princes Street Gardens) rahatlatıyor caddeyi. Eski bataklık Nor Loch’un bulunduğu yerde şimdi bu büyük park.

img_5708k
Princes Street’in bir tarafında boylu boyunca uzanan park: Princes Street Gardens

Princes Caddesi üzerinde ilerlerken en dikkat çekici bina, parkın içerisinde yükselen Scott Monument. 61 metre yükseklikteki anıtın gölgesinde, romancı Sir Walter Scott ve sadık köpeğinin heykeli var.
scott-edinburgh

Princes Gardens’ın batı ve doğu olarak ayrıldığı noktada National Gallery of Scotland (her gün 10:00-17:00 arası açık, giriş ücretsiz) ve Royal Scottish Academy var.

Şehrin çeşitli caddelerinde karşınıza çıkacak banklardan bir çoğunda isim göreceksiniz. Bunlar ölmüşlerin anısına bağış yapılmış banklar. Aralarında savaş gazileri olduğu gibi, sadece “özel bir anne”, “oturmayı çok seven biri” vs olanlar da var.
edinburghbenches
Belediyede Parklar ve Yeşil Alanlar Bölümü’ne başvuruyorsunuz bağış yaparak bir banka isim yazdırmak için. Merak edip belediyenin internet sayfasından fiyatlara baktım 😀 ; siyah metal galvanize oturma kısımlılar için fiyat 1710 pound, ahşap banklar içinse 3435 pound imiş. İlgilenen olursa Princes Street ve Princes Street Gardens’da boş yer yokmuş, bilginize 😛

Rose Street:
Princes Street’in ilk paralelindeki trafiğe kapalı cadde. Üzerinde birçok restoran, pub, cafe var.
rosestreet-edinburgh

İki restoranda yemek yedik bu cadde üzerinde.
Foursquare’de övgüleri okumasam önünden geçerken muhtemelen çok da ilgilenmeyeceğimiz Mussel Inn‘de yer bulmak her daim zormuş. Neyse ki sirkülasyon hızlı, çok fazla beklemeden yerimize geçtik. Balık çorbası çok güzeldi. Midye olarak beyaz şaraplı kremalı olan “Shallots”u denedik, en beğenilenlerinden biri imiş ve fakat bayılamadım ben nedense.
musselinn

Bir gün de aynı cadde üzerindeki 1780‘yi denedik.
img_9857k

George Street:
Geniş, hoş bir cadde.  Ortada araba-bisiklet park alanı ve iki yanında yol var. Bobbi Brown, Laura Ashley, Jo Malone, vs mağazalar ve restoranlar var caddenin iki tarafında.img_0074rk

George Street’i Queen Street’e bağlayan Hanover Street üzerinde bir kahvaltı adresi vereyim hazır bölgede iken 🙂
Urban Angel (121 Hanover Street). Timeout internet sayfasından bulup gittik biz.
img_0507k
Black pudding ve baconlı eggs benedict yedim ben. Black puddingi çok İskoç bir şey diye denemek istedim ve fakat sevdim mi? Hayır. Bir daha yer miyim? Asla :))) Domuz kanıyla yapıldığını bilerek yemek de etkilemiş olabilir ama bayağı zorladı beni. Eggs benedict nefisti. Ve fakat bacon söylemesem olurmuş, çok ağır geldi hepsi birden.
urbanangel-gezidil
Babama da French toast ile veggie haggis söyledik (İskoç tatlara bulaşalım diye), et/sakatat yerine sebze var bu haggisde. Anneme söylediğimiz aslında benim damak tadıma en uygun olan idi -eggs benedict ve mantar- ve fakat geleneksel bir durumu yoktu diye elendi tarafımdan. İskoçya tatilindeki tüm tattıklarıma bakarak sonuç: bence hiiiç İskoç damak tadı yok bende 🙂

Queen Street:
Scottish National Portrait Gallery bu caddede.

St.Andrew Square & Multrees Walk:

Harvey Nichols, Michael Kors, Burberry vs mağazaların olduğu kısım. Multrees Walk’ın bir ucunda bir de John Lewis var, onu da şöyle bir dolandık.

Edinburgh’da dikkatimizi çeken bir şey oldu; bu insanlar paso evinde örüyor, dikiyor. Her yer tuhafiyeci, yüncü :))

tuhafiye-orgu-edinburgh
John Lewis’in içerisindeki tuhafiye ve örgü bölümü 🙂

Calton Hill:
Manzaralı tepe. Çıkmadık biz.

DEAN VILLAGE:

Princes Street’e yürüme mesafesinde, Leith nehri kenarında bir yeşil vaha.
img_5660k
Geçmişte ekonomisi değirmenlere bağlı olan bir sanayi köyü imiş. Bugün National Gallery of Modern Art ve Dean Gallery sayesinde şehrin modern sanat durağı

National Gallery of Modern Art (Ulusal Modern Sanat Müzesi):
img_0165k
Her gün 10:00-17:00 arası açık. Giriş ücretsiz.

img_0162k
Duane Hanson imzalı “Tourists” (Turistler) isimli heykeller; National Gallery of Modern Art

Biz biraz üşüdüğümüzden içeride oturmayı tercih ettik ama müze cafesinin bahçe kısmı keyifli gözüküyordu.
img_0156k

Müze binasının arka tarafından nehre inen patika var. Leith nehri kenarına inmek için bunu kullandık. İndiğimiz noktada köprüyle karşıya geçiş var, biz sola devam ettik.
deanvillage-04-photo-by-gezidil

Nehre boylu boyunca bir yürüyüş/bisiklet yolu eşlik ediyor. Bayıldık 🙂
deanvillage-02-photo-by-gezidil

Yer yer çıkışlar var. Biz de bayağı uzun bir süre yürüdükten sonra çıkıp binaların arasına karıştık 🙂
img_5671rk-edinburgh-dean-village-tarafi

Dean Village sonrası Queensferry Caddesi’nden yürüyerek Princes Street tarafına döndük. Shandwick Place-Queensferry Caddesi kesişimindeki meydanda mola verdiğimiz cafede (Ryans Cafe) son zamanlarda yediğim en lezzetli tatlıyı yedim. Tüm tatlı delilerine şiddetle tavsiye ediyorum: Sticky Toffee Pudding! Geleneksel İskoç tatlılarından imiş kendisi.Processed with Snapseed.

STOCKBRIDGE:
Notlarımda vardı ama zaman ayıramadık buraya. Gitmek isteyen olursa diye adını geçireyim, dedim 🙂 Antika dükkanları, vintage butikleri, sahafları ile ilgi çekici olabilir.

Anne-baba ile gidince onları yalnız bırakıp gitmek istemediğim için es geçtiğim (ve fakat yalnız olsam kesin yapardım dediğim) KORKU TURLARInı da siz yazın listeye ilginiz olursa! 🙂 Royal Mile ortalarında gündüz yürürken bir dolu tur satan göreceksiniz zaten. Gitmeden önce Mercat Tours‘un ismini işaretlemişim ben.

* Highlands turu yapmadan da dönmeyin, derim. Biz Stirling Castle & Loch Lomond turu aldık. Çok yakında yazacağım onu 😉

* Shandwick Place’deki otelimizin önünden kalkan otobüsle yaklaşık 20 dakikada gittiğimiz South Queensferry ile ilgili yazım için tıklayın lütfen!

* Merkezden trenle 50 dakika mesafedeki GLASGOW‘a da gittik günübirlik. Onun da yazısı burada 😉

(BİZ GİTMEDİK AMA) ZİYARET EDİLEBİLECEK DİĞER YAKIN KASABALAR / SEMTLER:

East Lothian:
Edinburgh’nın doğusunda; otobüsle yaklaşık 50 dakika mesafede kasaba.

Inverleith:
Geniş yeşil alanları ile ünlü Inverleith, Edinburgh’nın hemen kuzeyinde.

Rossyln:
Edinburgh’nın güneybatısında bulunan Rossyln kasabasında St.Clair ailesinin mezarlarının yer aldığı Rossyln Şapeli bulunuyor.

Leith:
Deniz kenarında bir liman bölgesi olan Leith, Edinburgh’ya sadece 5 km uzaklıkta.

Corstorphine:
Princes Street’ten otobüsle yaklaşık 20 dakikada ulaşılan Corstorphine, eski zamanlarda insanların toprakta ürün yetiştirip hayvancılık yaptığı, Edinburgh’dan bağımsız bir köymüş. 1920’de Edinburgh’nın parçası olan köy, 1939’larda değişim geçirerek şehrin parçası haline gelmiş.

Cramond:
Edinburgh’nın kuzeybatısında (Hanover Street’den 41 numaralı otobüsle 35 dakika). Almond Nehri kıyısına bakan beyaz evleri, nehrin Firth of Forth ile birleştiği noktaya demirlemiş tekne, yat ve sandalları ile kentin yaşanılası semtlerinden biri olarak anılıyor.

————— o —————

Başka gezilerde görüşmek üzere 🙂